Bir toplumun temel taşı, çekirdeği ailedir. Herkesin yuvası kendine göre saraydır. En huzurlu, mutlu olunan mekân insanın evidir. Ne yazık ki, temel taş sarsıldı, çekirdek parçalandı. Yuvalar yavrusuz, evler mutsuz, malik haneler ıssız kaldı.
Niye mi? Acaba neden?
Herkesin mutlaka bir cevabı vardır. Ama hatırıma gelenler, yazıma dökülenler, bilmem nasıl algılanır ve nasıl karşılanır. Bunları düşünmeden yazmak istiyorum!…
Kimi gencim, kimi işim.
Kimi kariyerim, kimi eşim.
Derken kimi de bu yaşta annelik ağır iş, sorumluluk ister, ben hazır değilim.
Hemen çocuğum olsun diyenler de vardı.
Hemen hepsi ANNE oldu, ama ANA olabildiler mi acaba?
Yazılışları farklı, ama anlamları bir değil mi, diyeceksiniz?
Ana evlad candan, bilmem anne çocuk yandan mı desem? Kararı size bıraksam.
Her AN ev (de) Alad’la birlikte, ama her AN çocuk NErede?
“Ana” ikiye bölünemez. Çünkü dilimizde bir hece anlamsız kalır. Anne bölünür, “an, ne” demektir, diye sorulur?
Alad Azerice, alada Türkçe’dir; güllerin en bol açtığı zaman demek.
Sorsam evin gülü kimdir?
Anne mi, baba mı, yoksa her ikisi mi?
İki çekirdek bir meyve, iki samimi kucak içinde güller açacak. Acaba bu güller nasıl şefkatle sulanacak, aile yuvası bir ocak, ama burada güller nasıl solacak, sonuç ne olacak düşünelim biraz.
Anne işe gidecek para kazanacak, mutlu yaşayacaklar ve iyi miras (mal-mülk, yat-kat, ev-araç) bırakacaklar çocuklarına. Çünkü çalışmaları güya çocukların yararına. Hem ülkeye katkı sağlayacak, aktif olacak, sözde pasiflikten, işsizlikten kurtulacaklar.
Hep böyle düşündüler, ama çocuklarının düşüncesini hiç sormadılar.
Mesleği güzel dışarı da çalışıyor, evin işini yapıyor, çocuğuna yeterli zaman ayıramıyordu. Hem işteyken çocuk ne olacaktı. Düşündüler taşındılar bir kreş aradılar. Çalışma saatlerine uyanı, sınıfların kişi sayısını dahi sordular, kaç öğün yemek verileceğini ve yemeklerin kalitesini bile incelediler, hatta ortamın durumunu dahi gözden geçirdiler, karar vermeden hafta sonu karı-koca bir yemeğe gidecek olsa, bir programa, düğüne veya bir toplantıya katılacakları zaman, çocuğu kreşe bir kaç saatliğine bırakabilir miyiz? diye de sordular. Karar verdiler, en iyi yeri buldukları için çok sevindiler!..
Anne-baba bayram ettiler, ama çocuğun fikrini hiç almadılar, sormadılar.
Evlerinin gülü, Kur’an ifadesiyle “kurretü’l-ayn” göz nuru (aydınlığı), göz bebekleri, candan parça yavruları, yuvalarında cennet kokusu ve Rablerinden en büyük hediye çocuklarıydı.
Ona sordular, buna sordular, herkese sordular, ama çocuklarına hiç sormadılar.
Gündüz yoğun, yorucu iş, akşam eve dönüş aş, eş temizlikte oldu anne serkeş. Arkadaş toplantıları da sekteye uğramış, annenin huzuru bozulmuştu. Ne oturduğundan, ne konuştuğundan bir şey anlamıyordu. Sonunda çözümü buldu; çocuğa ya koca bakacak, ya komşuya bırakacak. Veya akrabalarından birine götürecek, toplantılardan geri kalmayacaktı.
Eşe sordu, dosta sordu ama çocuğuna hiç sormadı.
Sivil örgütlerden sosyal bir derneğin faal üyesiydi. Çocuğu olduktan sonra eve kapanmak ona çok zor gelmişti. Birçok organizasyonda o hep başroldeydi. Tanınan ve aranan meşhur biriydi. Geniş bir çevreye sahipti.
Annesi yakında değildi, kayın validesine güvenmiyordu. Çocuk sosyal hayatına çok engel oluyordu. Ne yapmalı, nasıl bir çözüm bulmalıydı?
Pedagoga danıştı, psikoloğa sordu, ama çocuğuna hiç sormadı.
OKU: Çocuk Yetiştirme Reçetesi
Dini değerlerine çok bağlı bir hanımdı. Haftada en az birkaç kez sohbetlere katılmalıydı. Çünkü tefsir, siyer dersleri, iman irfan sohbetleri, zikir fikir toplantıları vardı. Müslüman bir hanım kendisini yetiştirmeli, ilmine ilim katmalıydı. Sıkça yapılan hayır kermeslerinden de geri kal(a)mazdı. Çünkü onun katkıları çok büyüktü.
Bazı sohbetlerde çocuk kabul edilmiyordu. Çocuk kabul edilse bile çocuk sıkılıyor, ağlıyor durmuyordu. Şöyle çocuğa bakacak, hem de İslami eğitim verecek birleri bulunsa çok iyi olacaktı. Biraz külfetli de olsa buna katlanılacaktı. Böyle bir kişi veya bir kreş varsa çocuk Kuran öğrenecek, Esma-ül Hüsna, birkaç sure ve birazda ilahi… Anne-babanın vicdanı sükûna erecek, baba da rahat olacak, ya oyunlarından geri kalmayacak ya da kahvesinden, çayından, sohbetinden mahrum olmayacaktı.
Kitaplarda araştırdılar, büyüklere (!) hocalara sordular, ama çocuklarına nedense hiç sormadılar.
Ona sorsalar dahi, o henüz küçüktü anlatacak kadar kelimeleri olmayan bir çocuktu. Anlatacak yaşta olsa bile o her şeyi bil(e)mez, aklı er(e)mez, idrak edemez biriydi!…
Fakat sabah tatlı uykudan uyandırılır, alelacele giydirilir, o hızlı tempo içinde söylenen bir kaç süslü söz ve birde öpücük çocuklara yetmez miydi?
Dışarıda korna sesi, geç kaldık endişesi, annenin merdivenden inişi, babanın telaşı ve sonunda kreşin, okulun önünde çocukların inişi, içeriye veya yabancı değil ama öğretmeninin kucağı emin ellere çocuğun bırakılışı.
Dünya zengini olsan mı, yoksa fakir ama bir ana kucağında mı olsan daha mutlu olursun diye çocuğa sorsan acaba cevabı ne olurdu?
Her yıl üst üste aynı mekânlar bazen değişen bakıcı veya öğretmenler bu halden usanan çocuklar. İçinde “ana” özlemi, kalbindeki feryatlar dilden değil, gözden akan yaşlara dönüşmüştü ama onu kim anlayabilirdi ki!..
Babası anlamadı, annesi anlamadı, kendine de hiç soran olmadı. Nedense ne söylediğini ne de beden dilini anlamak anne babasına garip geldi, ama umursamadılar.
Hangi çocuk anasından ayrılmak ister?
Her sabah erkenden uykudan uyandırılıp, annesinden ağlayarak ayrılmayı acaba kaç çocuk isterdi?
Kim anası gibi bakardı gözlerine!. Kim candan “yavrum” derdi? İşte ikiye bölünebilen bir Anne!..
Birde ona (candan yavrularına) sorsalardı, onu dinleselerdi, gözyaşlarının akışını anlayabilselerdi ne olurdu?
Gücü yetseydi, dili dönebilseydi, kendi dinlenseydi, ana babaya neler anlatırdı neler!..
Kadirşinas olmak gerek; onlar falana sordular, filana sordular, az bilen, çok bilene hatta herkese sordular, ama bir tek ona sormadılar!…
Sordularsa da asla onu dinlemediler.
Kendi keyif ve rahatlıklarını düşündüler, onda güya huzur buldular, ama çocuklarına bütün konforu sundular, kaliteli yedirdi, içirdi, giydirdiler, fakat çocuklarının keyfini, huzurunu hiç düşünmediler!.
Kanaatimce ANNE oldular ama ANA olamadılar. Yavrularına yanıp kavrulamadılar. Sonra çocuk at yarışı gibi, okul, kurslar, o özel öğretmen bu özel öğretmen diyerek bütün imkânları sundular. Çocukluk gençlik bitti, ama nedense yarışlar bir türlü bitmedi. Hayat böyle geçip gitti, ama yeterli ana sevgisi görmediler!. Doya doya ana babayla birlikte yaşayamadılar. Parasal sevgiyi yaşadılar, ama gerçek sevgi ve muhabbeti asla bulamadılar!..
Anne baba zengin oldular, sözüm ona rahatı buldular, ama bunu hep çocukları için yaptıklarını nedense onlara bir türlü anlatamadılar.
İşte temel sarsılmış, çekirdek aile de bozulmuş, birçok yuvalar viraneye dönmüş, saraylar boş kalmış gibi içinde insan var, ama huzur yok olmuş. İstikbâlin teminatı çocuklar, gençler şimdiden hayattan usanıp bıkmış, donuk bir nesil, şaşkın bakışlı çarpık davranışlar, psikolojik rahatsızlıklardan oluşan bir toplum haline gelinmiş, desem ne dersiniz?
adarselim@gmail.com



























