Ayetlerde:

“Allah’ın izni olmadan kulun başına hiç bir musibet gelmez.”

“Yeryüzüne ve kendinize inen hiç bir musîbet yoktur ki biz onu meydana getirmeden önce Levh-i mahfuz’da yazılmış olma­sın. Şüphesiz ki bu, Allah için çok kolaydır”103 buyrulur.

Bazı musibetlerin gelmesine sebep insan veya toplumdur.104

Musibetler insanlara şu sebeplerden dolayı gelir:

1- İşlenen Hata Ve Günahlar Sebebiyle

2- Manevî Derece Yükseltmek Ve Kemale Erdirmek105

3- İnsanların Denenmesi Ve Günahlarının Affı

4- Hadiselere Karşı Mukavemet Kazandırmak

5- Esma-i İlahiyenin Hastalık Vesilesiyle Tecelli Etmesi

6- Dua İle Kulun Allah’a Yakınlığını Hissetmesi

 

1- İşlenen Hata Ve Günahlar Sebebiyle

Musibet, şerr-i mahz olmadığı için, bazan saadette felâket olduğu gibi, felâketten dahi saadet çıkarÇünkü musibet, cina­yetin neticesi, mükâfatın mukaddemesidir.”106

“Allah bir kula bir veya birden fazla musibet verdi mi şu iki sebepten verir:

Kul Allah’ın bağışlamayacağı bir günah işlemiştir. Ona musi­bet verir ve o günah bu musibet sebebiyle affedilir. Veya Allah onu bir dereceye yükseltecektir onun için musibet verir ve o dereceye kulunu yükseltir.”107

“Size gelen her musibet, kendinizin kazandığı (günahlar) yüzündendir. Allah birçoğunu da affeder”108 ayetini okuyup; “Ya Ali! Bunu sana açıklamak istiyorum: Dünyada başınıza gelen bir hastalık, bir ceza, bir kötü sonuç, bir bela, yaptıklarınızın sebebiyledir.”109

Sana gelen her iyilik Allah’tandır. Sana isabet eden her kötü­lük kendindendir.

“Kim bir kötülük işlerse, onun sebebiyle cezalanır.”

“Eğer onlara kendilerinin (işledikleri) yaptıkları yüzünden bir musibet isabet ederse derhal ümitlerini kesiverirler.”110

“İnsana eziyet veren budağın bir çizintisi, damardan birinin se­ğirmesi, ayağın kayması bir günah sebebiyledir.”111

Yukarıdaki ayet ve hadislerden de anlaşılacağı üzere insanlarla ilgili kaderi ikiye ayırabiliriz:

1– İnsanın kendi irade ve kudretiyle işlediği fiil ve amellere bağ­lı olması,

2– İnsanın irade ve kudreti dışında meydana gelen hadise ve hallere ait olması.

Birincisinin meydana gelmesine, insanların kendileri sebeb ol­maktadır… Yüce Allah, saadet sebeplerine tevessül edenlere saa­det, felaket sebeplerine teşebbüs edenlere de felâket takdir buyurur.

Kur’an-ı Kerim de:

“Allah bir topluluğa verdiğini, onlar nefislerindekini değiştir­medikçe değiştirmez.”

“Allah bir kavme verdiği nimetini, o millet nefislerinde olanı (huy, yaşayış ve davranışlarını) değiştirmedikçe, değiştirici değil­dir. Allah işitendir, bilendir”112 ferman edilir.

Herkesin ferd olsun cemiyet olsun, kendi mukadderatına kendi­sinin sebeb olduğu ifade edilmektedir. İnsanın kendi kaderini tayin etmesi bu manaya göredir.

“Kim bir kötülük yapar yahut nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok merhamet edici ve esirgeyici bulacaktır.”113

İkincisi, insanın iradesi dışında meydana gelen kaderin sebepleri insanlarca bilinmemektedir… İnsan aklı, kaderin bu ikinci kısmına ait hikmet ve sırlarına vakıf olamaz. Bir insanın erkek veya kadın ol­ması, geldiği asır ve belde, ömür süreceği müddet, anne ve babasının kim olacağı gibi hususlar bu kısma misal olarak verilebilir.”114

2- Manevî Derece Yükseltmek ve Kemale Erdirmek

“Biz dilediğimiz kimsenin derecelerini yükseltiriz.”

“Herkesin ameline göre dereceleri vardır. (Bu da) Allah’ın on­lara yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir. Aslâ kendi­lerine haksızlık yapılmaz.”115

Cenab-ı Peygamber Efendimiz (sav):

“Kişinin Allah katında bir derecesi bulunur. Ona yapacak oldu­ğu her hangi bir amelle ulaşamaz. Bu sebeple Allah kulun hoşlan­madığı bir bela ile imtihan eder ve bu sayede o dereceye ulaşır.”116

“Mü’mine batan bir diken sebebiyle Allah mutlaka onun bir derecesini yükseltir ve bir hatasını düşürür”117

Musibet olan hastalıkların bir kısmı var ki; ölümle neticelense, mânevî şehid hükmünde şehadet gibi bir velâyet derecesine sebe­biyet verir. Ezcümle çocuk doğurmaktan gelen hastalıklar (lohusa zamanı olan kırk gün) ve karın sancısıyla, gark ve hark ve taun ile vefat eden, şehid-i mânevî118* olduğu gibi, çok mübarek hastalıklar var ki, velâyet derecesini ölümle kazandırır.119

3- İnsanların Denenmesi ve Günahların Affı

Kur’ân-ı Kerîm de:

“Biz sizi, biraz açlıkla, biraz korku ile mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksiltmekle denemekteyiz. Sabredenleri müjdele ki, onlara bir musibet isabet ettiğinde ‘Biz Allah içiniz ve yine O’na döneceğiz’ derler.

“O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.”

“Böylece Allah, üzerinizde olan nimetini tamamlıyor ki; Müslüman olasınız (emirlerine boyun eğip, itaat edesiniz.)”

“Sizi bir imtihan olarak şer ve hayır ile deneyeceğiz”

Andolsun, içinizden, cihad edenleri ve sabredenleri belirleyinceye ve durumlarınızı ortaya koyuncaya kadar sizi deneyeceğiz”120 buyrulmaktadır.

Bela imtihan ve denemek olduğu için insanların hoşuna gidecek hayırlar ile nasıl şükredeceği, şerlerle de nasıl sabredeceği ölçülür.

“Mü’mine bir hastalık gelir, sonra da Allah ona şifa verirse, bu hastalık onun geçmiş günahlarına keffaret, geri kalan hayatı için de bir öğüt olur.121

Hastalık hiç aldatmaz bir nasihatçi ve ikaz edici bir mürşiddir.

TIKLA OKU: MUSİBETLERDEKİ HİKMET

Bir kudsi hadiste Yüce Allah buyurdu ki:

“Ben bir kulumu belâya uğrattığımda bana hamd ederse ve başına gelen musibete sabrederse, o kimse anasından doğduğu gibi günahlardan arınarak yatağından kalkar.”122

“Allah bir kuluna hayır murad ettiği vakit onun günahının cezasını acele ile dünyada kendisine çektirir”123 Çünkü hastalıklar ve musibetler keffaretü’z zünuptur. Hadler ve cezalar günahları affettirir, böylece Müslüman kusurlarının çeşidine göre ahirete günahsız gider.

Bu durum hadiste şöyle bildirilir:

“Mü’min erkek ve kadının nefsinde, çocuğunda, malında belâ eksik olmaz. Ta ki hatasız olarak Allah’a kavuşsun.”124

Bu nedenle Yüce Allah’ın dünyada verdiği belalara ahirette vereceği mükâfatları bilenler veya görenler bu musibetlere karşı şükrederler. Mükâfatını Allah’tan beklerler. Başta enbiya ve evliya olan büyük zatlar belanın karşılığındaki sevapları düşünerek teselli bulup, belânın acısına, ızdırabına dayanmışlar. Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmışlar. Hastalıklara birer ibadet-i hâlisa, birer rahmani hediye nazarıyla bakmışlar; sabır içinde şükretmişler.

TIKLA OKU: MUSİBETLER NASIL NİMETE DÖNÜŞÜR?

Hem şu sırra vakıf olmuşlar:

“Belâyı nimet, refahı musibet kabul etmeyen kimse kâmil mü’min sayılmaz”125

Bu belâ isteyelim demek değildir. Ancak gelen belâya rıza göstermek, sabredip, şükredip Allah’tan mükâfatını beklemektir.

4Hadiselere Karşı Mukavemet Kazandırmak

Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’da:

“Ben hastalandığımda bana şifâ veren Allah’tır.”

“Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin.”

“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak bizim canımızı al”126 diye zikredilir.

Sultan-ül Enbiya (sav) Efendimiz’de;

“Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir”127 buyurur.

Olaylar insanları hem olgunlaştırıcı, hem de dost ve düşmanları ayırıcıdır. İnsanın başına gelen her olay ve isabet eden her musibet onun için bir tecrübedir. İnsan hayatında ilk karşılaştığı zorluk veya bir musibetin sıkıntısı çok büyük, ızdırabı fazladır. Ancak insan benzer olaylar yaşamışsa gayet sakin olur ve tahammül gücü artar. Böylece musibetler insanlara mukavemet kazandırır.

İnsanda musibetlere karşı bir direnç ve dayanma gücü ortaya çıkar. Böylece musibetleri bir birine kıyas ederek sabır ve tahammül gücü ziyadeleşir. Hayatın gerçeklerini ve başına gelen olaylar vasıtasıyla idrak eder.

5Esma-i İlahiyenin Hastalık Vesilesiyle Tecelli Etmesi

“Sâni’-i Zülcelal’in çok esması var. Her bir ismin ayrı bir cilvesi var. Meselâ: “Gaffar” ismi, günahların vücudunu ve “Settar” ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ederler.

Cenab-ı Hakk’ın esma-i hüsnasının hadd ü hesaba gelmez türlü türlü tecelliyatı vardır. Mahlûkatın tenevvü’leri ve ihtilafları, o tecelliyatın tenevvü’lerinden ileri geliyor. İşte her kemal ve cemal sahibi, fıtraten cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o muhtelif esma dahi, daimî ve sermedî oldukları için, daimî bir surette Zât-ı Akdes hesabına tezahür isterler; yani nakışlarını görmek isterler; yani kendi nakışlarının âyinelerinde cilve-i cemallerini ve in’ikas-ı kemallerini görmek ve göstermek isterler.

Âdeta insan-ı ekber olan âlemde tecelli eden bütün esma-i İlahiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmanın umumiyetle cilveleri var. Çünki insan, Hâlık-ı Kâinat’ın esmasının nihayetsiz tecellilerine bir âyine olduğu için, kuvalarına nihayetsiz bir istidad verilmiş.

“En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin”128 diye Kur’an’da emrediliyor.

Cemil-i Zülcelal’in bütün isimleri esma-ül hüsna tabir-i Samedanîsiyle gösteriyor ki, güzeldirler. Mevcudat içinde en latif, en güzel, en câmi’ âyine-i Samediyet de hayattır. Güzelin âyinesi güzeldir.

Güzelin mehasinlerini gösteren âyine güzelleşir. O âyinenin başına o güzelden ne gelse, güzel olduğu gibi; hayatın başına dahi ne gelse, hakikat noktasında güzeldir. Çünki güzel olan o esma-ül hüsnanın güzel nakışlarını gösterir. Hayat, daima sıhhat ve âfiyette yeknesak gitse, nâkıs bir âyine olur. Belki bir cihette adem ve yokluğu ve hiçliği ihsas edip sıkıntı verir. Hayatın kıymetini tenzil eder.

Sâni’-i Hakîm’in ayrı ayrı isimlerinin nakışlarını göstermek gibi çok vazifeler için, o hastalık insanların vücuduna misafir olarak gönderilirler. İnşâallah çabuk vazifesini bitirir gider. Ve afiyete der ki; sen gel, benim yerimde daimî kal, vazifeni gör, bu hane senindir, afiyetle kal. Çünkü senin vücudun ve âza ve cihazatın, senin mülkün değildir.

 Sen onları yapmamışsın,

 Başka tezgâhlardan satın almamışsın,

 Ana ve babadan da miras kalmamış,

 O vücudu yolda bulmuş, lakita olarak temellük de etmiş değilsin.

Demek başkasının mülküdür. Öyle ise, onların mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san’atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi,

Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza…

مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاءُ  / “Mülkün sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.”

Nasıl mı?

Madem hayat, esma-i hüsnanın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir.

Meselâ: Gayet zengin, nihayet derecede san’atkâr ve çok san’atlarda mahir bir zât; âsâr-ı san’atını, hem kıymetdar servetini göstermek için âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için, bir ücrete mukabil bir saatte murassa’, musanna’ yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nevi san’atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır.

Acaba şu ücretli miskin adam o zâta dese:

– “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun, beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun” demeğe hak kazanabilir mi?

Peki, “Merhametsizlik, insafsızlık ettin” diyebilir mi?

İşte onun gibi Sâni’-i Zülcelal, Fâtır-ı Bîmisal; zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havas ve letaif ile murassa’ olarak giydirdiği vücud gömleğini esma-i hüsnanın nakışlarını göstermek için çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir.

Elemler, musibetler bir kısım esmasının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda hikmetten lem’alar ve rahmetten şualar ve o şuaat içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında, sevimli güzel manaları bulursun.

Demek musibetler ve hastalıklar insana isabet edecek ki; şu isimler tecelli ede.

Kulları hakkında kolaylık murat eden ve şefkatli olan RAÛF

Musibetleri hafifleten ve zorlukları kolaylaştıran MÜHEVVİN

Her türlü derde deva veren ŞÂFÎ

Bütün dertlere deva veren TABÎB

Maddî ve manevî dertlere afiyet veren MUÂFİ

Darda kalan çaresizlerin imdadına yetişen MUĞÎS

Belaları kaldıran ve güzellikleri açığa çıkaran KÂŞİF

Keder ve tasadan kurtarıp ferahlatan FÂRİC

Mahlûkatını her türlü tehlikelerden kurtaran esenlik veren ve selamete erdiren SELÂM

Dilediği kullarının günahlarını afveden, bağışlayan GAFFAR, GAFİR, GAFUR

gibi isimler tecelli eder.

Cenab-ı Hakk’ın “Gafur”, “Rahîm” gibi iki ismi, tecelli-i a’zamla ehl-i imana teveccüh ediyor. Ve Kur’an-ı Hakîm’de Peygamberlere en mühim ihsanı, mağfiret olduğunu gösteriyor ve onları, istiğfar etmeye davet ediyor.”129

Bu nedenle insan hata, kusur, günah fiillerinde bulunduğunda başta Gafûr ismi olmak üzere şu isimleri de Gafûr-u Rahim’in bağışlayıcılığına işaret ederler:

Afüvv, Hâdî, Halîm, Mucib, Mü’min, Müstean, Rafîü’d-Derecât, Rahmân, Rahim, Rauf, Selâm, Şekur, Tevvâb, Velî, Mevlâ, Vâlî, Vedûd.

Musibetler ve hastalıklar insana isabet edecek ki, Sabûr, Şafî, Gaffar, Settâr, Fettah gibi isimleri tecelli ede. Yani insan günah işlediğinde, Allah’ın Gaffâr ismi tecelli eder. Cenab-ı Hak kullarından kusur eden, hata yapanların kusurunu yüzüne vurmayıp örterek Settâr olduğunu göstersin. Zikredilen isimler tecellisiz olamaz.

Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’da:

“Ben hastalandığımda bana şifâ veren Allah’tır.”

“Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışında düşmanlarınızı geçin.”

“Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve Müslüman olarak bizim canımızı al”130 diye zikredilir.

Sultan-ül Enbiya (sav) Efendimiz de;

“Makbul sabır, musibetle karşılaştığın ilk andakidir”131 buyurur.

6- Dua ile Kulun Allah’a Yakınlığını Hissetmesi

Dua bir sırr-ı azîm-i ubudiyettir. Belki ubudiyetin ruhu hükmündedir.

Duanın tesiri azîmdir. Hususan dua külliyet kesbederek devam etse; netice vermesi galibdir, belki daimîdir. Hattâ denilebilir ki: Sebeb-i hilkat-ı âlemin birisi de duadır.

Dua eden adam bilir ki, birisi var ki; onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. O’nun kudret eli her şey’e yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerim Zât var, ona bakar, ünsiyet verir.132

Bundan dolayı hastanın duasının makbuliyeti, ehemmiyetli bir mes’eledir. Bir kısım hastalık duanın sebeb-i vücududur. Zira hastalık, duanın vaktidir; şifa, duanın neticesi değil, Cenab-ı Hakîm-i Rahîm’in fazlındandır. Çünkü hastalık, insandaki aczini, za’fını ihsas eder. O aczin lisanıyla ve za’fın diliyle halen ve kalen bir dua ettirir.

Mesela, güneş ve ayın tutulması zamanında küsuf ve husuf namazı kılınır ve güneşin gurubuyla akşam namazı kılınır; öyle de yağmursuzluk, kuraklık, yağmur namazının ve duasının vaktidir. Yoksa o ibadet ve o dua, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa; o dua, o ibadet hâlis olmadığından kabule lâyık olmaz.

قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبِّى لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ

“Eğer duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var”133 ayetin sırrıyla insanın hikmet-i hilkatı ve sebeb-i kıymeti olan samimî dua ve niyazın bir sebebi de hastalık olduğundan, bu nokta-i nazardan şekva değil, Allah’a şükür etmek ve hastalığın açtığı dua musluğunu, âfiyeti kesbetmekle kapamamak gerektir.

Neden mi? Sebebi şudur ki:

Hastalık sırrıyla hulusiyet kazanan, hususan za’f u aczden ve tezellül ve ihtiyaçtan gelen bir dua kabule çok yakındır. Hastalık böyle hâlis bir duanın medarıdır. Hem dindar olan hasta, hem hastaya bakan mü’minler de bu duadan istifade etmelidirler.

Bir hadis-i şerifte Hz. Ömer’e (ra) Efendimiz (sav) buyurur ki;

“Bir hastanın yanına girdiğin zaman sana dua etmesini kendisinden iste. Çünkü onun duası, meleklerin duası gibi makbuldür.”134

Hastalık mütemadiyen hastaya ve Lillah için hastaya bakıcılara sevab kazandırmakla beraber, duanın makbuliyetine en mühim bir vesiledir. Evet, hastalara bakmak ehl-i iman için mühim sevabı vardır. Hastaların keyfini sormak, fakat hastayı sıkmamak şartıyla ziyaret etmek, sünnet-i seniyedir; keffaret-üz zünub olur.

Hastaları ziyaret etmek, İslâmî ve insanî bir erdem olup, Müslümanlara sevap kazandıran bir salih ameldir. İnsanların fikirlerine bakmaksızın, Müslüman olup olmadıklarını dikkate almaksızın bütün hastaları ziyaret etmek gerekir. Hasta ziyareti Yüce Allah’ın rızasına nâil olmaya en güzel bir vesiledir. Dolayısıyla kul, kimi ziyaret ettiğini değil, kimin emrini yerine getirdiğini düşünmelidir.

Hasta ziyaretinin kısa tutulması, hastalara ümit bahşedici sözler söylenip gönüllerinin alınarak şifaları için dua edilmesi sünnettir.

Hadîs-i şerifte;

“Hastaların duasını alınız, onların duası makbuldür” denilir.

Bahusus hasta, akrabadan olsa, hususan peder ve valide olsa, onlara hizmet mühim bir ibadettir, mühim bir sevabdır. Hastaların kalbini hoşnud etmek, teselli vermek, mühim bir sadaka hükmüne geçer.

Hayatında dua etmeyen veya etmek istemeyen bile hastayken ya dilden, ya kalpten veya aklen dua eder. Bunları etmese dahi tedavi niyetiyle ilaçlarını kullanması dahi fiili duadır. Ancak fiilî dua ile kavlî dua birlikte yerine getirilmeli, beden ve ruhun ihtiyaçları beraberce karşılanmalıdır.

Hastalık ve musibetler madem gafleti kaldırıyor, iştihayı kesiyor, gayr-ı meşru yaşama mani oluyor; ondan istifade ediniz. Hakikî imanın kudsî ilâçlarından ve nurlarından tövbe ve istiğfar ile, dua ve niyaz ile istimal ediniz.135

Hastalık hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir mürşiddir. İnsanın yüzünü beka ve âhirete çevirir ve duaya sevk eder.

 TIKLA OKU: BELA VE MUSİBETLER

DİPNOTLAR:

103 Teğâbun, 64/11; Hadîd, 57/22.

104 Yazır, VII.

105 – Bkz. Bakara, 2/155, Rum, 30/36, Şura, 42/30.

106 – Nursî, B. Said, rnk.

107 Râmûz-ul Ehâdis.

108 Şura, 42/30.

109 Yıldırım, XI; Ahmed, III, V.

110 Nisa, 4/79, 123; Rûm, 30/36.

111 Yıldırım, XI; İbni Kesir, IV.

112 Rad, 13/11; Enfal, 8/53.

113 Nisa, 4/110.

114 Kırkıncı, Mehmed, Kader Nedir? (özetlenerek)

115 Enam, 6/83, 132; Yusuf, 12/76; Ahkaf, 46/19.

116 Râmûz-ul Ehâdis; Gazali, IV.

117 Davudoğlu, S. Müslim, X.

118 *Hadislerde şöyle geçmektedir: “Şehidler beş sınıftır: Tâundan ölen, karın sancısından vefat eden, suda boğulan, yıkık altında kalıp ölen, bir de Allah için cihad edenler.” (Naim, II, 610, hno: 381), “Tâun her müslüman için şehadettir.” (Miras, XII, 89, hno: 1931)

119 Said Nursî, Lem’alar.

120 Bakara, 2/155-156; Mülk, 67/2; Nahl, 16/81; Enbiya, 21/35; Muhammed, 47/31; (6 ayet).

121 Canan, VII.

122 Aliyyü’l Kari; Râmûz-ul Ehâdis.

123 Canan, Kütüb-i Sitte, XIII.

124 Canan, XIII.

125 Râmûz-ul Ehâdis.

126 Şuarâ, 26/80; Ali İmran, 3/200; Araf, 7/126.

127 Buhari; Cenâiz, Ahkâm; Müslim, Cenâiz 8; Ebu Dâvud.

128 Araf, 7/180.

129 Bediüzzaman S. Nursî, rnk.

130 Şuarâ, 26/80; Ali İmran, 3/200; Araf, 7/126.

131 Buhari; Cenâiz,  Ahkâm; Müslim, Cenâiz; Ebu Dâvud, Cenaiz.

132 Nursî, Mektubat.

133 Furkan, 25/77.

134 İbni Mace, Cenaiz.

 

(S. Adar, Huzur ve Mutluluk İçin HAYATA BAKIŞ AÇISI eserimden)

adarselim@gmail.com