Fıkıh terimi olarak temyiz; insanın söz ve davranışlarının sebep ve sonuçlarını idrak edebilme ve bu idrake uygun biçimde iradesini kullanabilme gücünü ifade eder. Temyiz kudretine sahip kişiye mümeyyiz denir. Kur’ân-ı Kerîm’de dört yerde (Âl-i İmrân 3/179; el-Enfâl 8/37; Yâsîn 36/59; el-Mülk 67/8) ve birçok hadiste (Wensinck, el-Muʿcem, “myz” md) “meyz” kökünden türeyen kelimeler sözlük anlamlarıyla geçer.
Mecelle’de, “Hadd-i bulûğ ihtilâm ve ihbâl, hayız ve habil ile sâbit olur” denilerek (md. 985) erkek için ihtilâm olma ve baba olabilme, kız için hayız görme ve anne olabilme durumunun ölçü olduğu belirtilmiştir.
İslâm hukukçularının büyük çoğunluğuna göre ise erkek-kız ayırımı olmaksızın çocuk on beş yaşını tamamlayınca biyolojik olarak erkek ihtilam, kız hayız olmasına fiilen erip ermediğine bakılmaksızın hükmen bulûğa ermiş sayılır.
Üstad Bediüzzaman hazretleri de “On beş gündür biz buradayız. (On beş gün, sinn-i teklif olan on beş seneye işarettir) Eğer şu âlemin nizamlarını bilmezsek, padişahını tanımazsak; cezaya müstehak oluruz. Özrümüz kalmadı. Zira on beş gün (güya bize mühlet verilmiş gibi) bize ilişmiyorlar. Elbette biz başıboş değiliz.” (Asa-yı Musa, 242; Sözler, 287) diyerek cumhurun görüşünü teyid eder.
İnsan ise dünyaya gelişinde her şeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil, hatta yirmi senede tamamen şerait-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir-i ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zaîf bir surette dünyaya gönderilip bir-iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. ON BEŞ senede ancak zarar ve menfaatı farkeder. Hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlarını celb ve zararlardan sakınabilir.
Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi; taallümle tekemmüldür, dua ile ubudiyettir. Yani:
-
“Kimin merhametiyle böyle hakîmane idare olunuyorum?
-
Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum?
-
Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninane besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir. (Sözler, 316)
Kur’ân-ı Kerîm’de, Türkçe’deki çocuk kelimesinin karşılığı olan tıfl ve sabî kelimeleri ancak birkaç ayette geçer. “Çocuk” manasında kullanılmış olan çok sayıda değişik kelime vardır. Bunların başlıcaları ibn, veled (çoğulu evlâd), gulâm, sagīr, zürriyyet, hafede, ehl, âl, yetîm, rebâib… kelimeleridir. (DİA, ilgili md)
Temyiz, yani YEDİ YAŞINDAN akil baliğ, yani BULUĞ çağına, emir ve nehiyler ile MÜKELLEF olma yaşına gelenler -genel kabul ON BEŞ YAŞ’tır- bu iki yaş arasında yapmaları, yani staj dönemi, kurs süresi, talim ve tekemmül dönemi, olgunlaşma zamanı, iyiyi kötüden ayırmayı kavrama çağı vb. gibi çeşitli ibadetleri; özellikle namaz kılmak ve oruç tutmak gibi ibadetleri yapmalarına yardımcı olmak yerine; bazı ana ve babaların güya çocuklarına şefkat ve merhamet ediyorlarmış gibi düşüncelere kapılmaları, evladlarının ebedi hayatlarına noksanlık getirdiklerini bilmeden veya düşünmeden, sanki çocuklarına zulmetmiş olmuyorlar mı?
Temyiz yaş ile büluğ yaş arasındaki çocukların ebedi hayatları ve ahiret azıklarına mâni / engel olmak bir anne ve babaya yakışır mı?
Bakınız şefkat Peygamberi (sav) Efendimiz ne buyuruyor:
“Çocuk yedi yaşına gelince namaz kılmasını emrediniz. On yaşına gelir de kılmazsa dövünüz.” (Ebû Dâvûd, Salât 26; Tirmizî, Mevâkît, 182: Ahmed b. Hanbel II, 180; Dârimî, Salât, 141; Ramuzu’l- Ehadis, syf. 38, hn: 3)
Bu emrin gereği olarak, çocuğa erkek olsun, kız olsun namazın şartları, rükünleri ve namaz sahih olacak kadar Kur’an-ı Kerim’den bir bölümün öğretilmesi lâzımdır. Çocuk on yaşına geldiğinde buluğ çağı yaklaştığı için, namaz kılmazsa dövülmesi emredilmektedir. Aslında burada bir inceliğe de dikkat etmek gerekir ki; dövülme çocuklara değil, velilere hitabeden bir emir olabilir. Bu emrin VÜCÛB için mi yoksa NEDB için mi olduğu ihtilaflıdır. Bu emrin vücûbuna kail olanlar; şu ayet-i kerimeleri görüşlerine delil getirirler.
وَاْمُرْ اَهْلَكَ بِالصَّلٰوةِ وَاصْطَبِرْ عَلَيْهَا
“Ehline namazı emret ve kendin de ona devam et.” (Tâhâ, 20/132)
يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْلٖيكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ
“Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu / ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun.” (Tahrîm, 66/6)
Eğer ana – baba, İlahî emirlere karşı ehlini / çoluk çocuğunu / aile efradını korumuyor veya namazı emretmiyor ise, kendisi dövülmeye layık olmaz mı?
Yukarıdaki ayetlere göre Şâfiîler emrin vücûb ifade ettiği, Hanefiler ise, nedb için olduğu görüşündedirler. NEDB, şâri’in yapılmasını kesin ve bağlayıcı olmayan bir tarzda istediği fiil anlamında usûl-i fıkıh terimidir. Yani mendubtur.
Hadiste geçen “DÖVÜN” ifadesi, yani buluğdan önceki dövme, te’dip maksadıyla, yani çocuğun anlayacağı dil ile tehdit edilmesi ve gerekirse hafif dövülmesini gerektirmektedir. Dünya için çocuğunu dövenler yok mu? Ahiretteki azaplar ve büyük kayıplar için dünyada bir iki tokat atmak ebedî hayatı kazanmak için hiç hükmünde sayılmaz mı? Hele buluğdan sonraki dövme, zecr ve ceza maksadıyladır.
Büluğ anından itibaren namazı terk edenler için mezhep görüşleri şöyledir:
Hanefilere göre, namazı kılmayan fasıktır. Namazı kılıncaya veya ölünceye kadar hapsedilir ve dövülür. Mâlikîlere, Hanbelîlere ve Şâfiîlere göre, vaktin sonuna kadar beklenir sonra tevbeye davet edilir. Tevbe edip namazını kılarsa, serbest bırakılır. Aksi halde ceza olarak ÖLDÜRÜLÜR.
Hâl ve vaziyet böyle iken, çocuklarına birer idman (bir işi sürekli ve düzenli biçimde yapmak), ibadete meleke kazanmak, alışmak, adet haline getirmek, ibadetin ifasını sevmek için yedi yaşında namazın emredilmesi ve on yaşına gelince namaz kılmaz ise ikaz edilmesi emrini makul görmeyenler veya daha yaşı küçük büyüyünce yapsın şeklinde düşünenler, kendilerini Hz. Resul-i Ekrem (sav)’den üstün mü görüyorlar? Haşa ve kella. Yoksa kendilerini daha şefkatli ve merhametli olduklarını mı söylemek istiyorlar? Böyle düşünmek akıl kârı mıdır? Veya ahmaklık değil midir?
İnsan haddini bilmeli. Merhamet ve şefkati bahane etmemeli. Çünkü “Şefkat-i insaniye, merhamet-i Rabbaniyenin bir cilvesi olduğundan; elbette rahmetin derecesinden aşmamak ve Rahmeten-lil-âlemîn Zât’ın (sav) mertebe-i şefkatinden taşmamak gerektir. Eğer aşsa ve taşsa o şefkat, elbette merhamet ve şefkat değildir; belki dalalete ve ilhada sirayet eden bir maraz-ı ruhî ve bir sekam-ı kalbîdir.” (Tarihçe-i Hayat, 286; Kastamonu Lahikası, 75)
Üstad Bediüzzaman şöyle diyor:
“Bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden şefkat sırrıyla bana gelen teellüm marazını birden rahîmiyet-i İlahiyenin tecellisiyle yani mahlukları YARATANIN ŞEFKAT VE RAHÎMİYETİ VE RAHMETİ tam kâfi olmasından onların elemlerini, onlar için bir nevi lezzete veya mükâfata çevirdiğinden, o rahmet-i İlahiyeden daha ileri şefkati sürmek manasız ve haksız olduğundan ve şefkatten gelen elemi, bir manevî sürura ve lezzete çevirdi. (Emirdağ Lahikası-2, 189; Nur’un İlk Kapısı, 200)
Furkan-ı Kerimde geçen Vakıa, 56/17; İnsan, 76/19 ayetlerinde bildirilen “Ebediyyen yaşlanmayacak olan çocuk / gençler” hakkında bir izahı sunmak istiyorum:
يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ
Bir kısım eski tefsirler demişler:
“Cennet’te çocuktan gayet ihtiyara kadar herkes otuz üç yaşında olacak.” Bunun hakikatı Allahu a’lem şu olacak ki: Sarih ayet وِلْدَانٌ tabiri ifade eder ki, feraiz-i şer’iyeyi yapmağa mecbur olmayan ve mesnuniyet cihetiyle de yapmayan ve KABL-EL BÜLUĞ vefat eden çocuklar Cennet’e lâyık ve sevimli çocuk olarak kalacaklar.
Fakat şer’an YEDİ YAŞINA gelen çocukları, namaz gibi farzlara peder ve valideleri onları alıştırmak için teşvikkârane emretmek ve ON YAŞINA girse şiddetle namaz kıldırmak ve alıştırmak şeriatta var. Demek vâcib olmadığı halde, nafile nev’inde YEDİ YAŞINDAN HADD-İ BÜLUĞA KADAR, BÜYÜKLER GİBİ NAMAZ KILIP ORUÇ TUTAN ÇOCUKLAR; mütedeyyin büyükler gibi mükâfat görmek için cennette OTUZ ÜÇ YAŞINDA olacaklar diye bir kısım tefsirler bu noktayı izah etmeden umum çocuklara teşmil etmişler, has iken âmm zannetmişler. (Said Nursî – Emirdağ Lahikası-2, 66; Hanımlar Rehberi, 119)
On beş yaşına girmeden, yani hadd-i büluğa vâsıl olmadan vefat eden çocuklar,
وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَ
ile tabir edilen Cennet çocukları şeklinde ve Cennet’e lâyık bir tarzda gayet süslü, sevimli bir surette, onları Cennet’te dahi peder ve validelerinin kucaklarına verir. Veledperverlik hislerini memnun eder. Ebedî o zevki ve o lezzeti onlara verir. Zira çocuklar sinn-i teklife girmediklerinden; ebedî, sevimli, şirin çocuk olarak kalacaklar. Dünyadaki her lezzetli şeyin en a’lâsı Cennet’te bulunur, yalnız çok şirin olan veledperverlik, yani çocuklarını sevip okşamak zevki -Cennet tenasül yeri olmadığından- Cennet’te yoktur zannedilirdi. İşte bu surette o dahi vardır. Hem en zevkli ve en şirin bir tarzda vardır. İşte kabl-el büluğ evlâdı vefat edenlere müjde… (Sözler, 648)
Üstad Said Nursî hazretleri şu noktaya da dikkat çeker ve şöyle der:
“Üç-dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiç haberim yokken Avrupa ve Rusya’daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevî ihtarın beyan ettiği taksimat, bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:
O musibet-i semaviyeden, zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar eğer ON BEŞ YAŞINA kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun ŞEHİD HÜKMÜNDEDİR. Müslümanlar gibi büyük mükâfat-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.” (Tarihçe-i Hayat, 296; Kastamonu Lahikası, 111)
Müslüman ana ve babaların hepsine soruyorum:
“Bir validenin evlâdının mes’udiyetlerinden ve istirahatlerinden, şefkat vasıtasıyla aldığı lezzet, o derece kuvvetlidir ki; onların rahatı için ruhunu feda eder derecesine getirir. Hatta o şefkatin lezzeti, tavuğu civcivlerini himaye etmek için arslana saldırtır.” (Sözler, 622) Öyle değil mi?
“Başta insan hatta yavrulu hayvanat dahi, akrabasının ve evlâdının ve ahbabının lezzetleriyle ve saadetleriyle lezzetlenir, bir cihette mes’ud olur.” (Şualar, 229) Mü’minlere göre hakikat / gerçek böyle değil midir?
“Kadınlığın fıtratında çocuk okşamak ve sevmek meyelanı var. Ve bir evlâdının dünyada ona hizmeti ve ahirette de şefaati ve validesi öldükten sonra ona hasenatı ile yardımı, o meyl-i fıtrîyi kuvvetlendirip evlendirmeye sevk etmiyor mu?” (Emirdağ Lahikası-2, 49)
Değil Müslüman, hatta gayr-i müslimler, yani Müslüman olmayan hiçbir ana ve baba yoktur ki; çocuklarının kemalatını, tekâmül etmesini, zengin olmasını, makam ve kariyerinin yüksek olmasını, dünya ve ahirette geda / fakir, dilenci olmayıp, ganî / zengin olmasını istemesin. Yine hiçbir anne ve baba yoktur ki; çocuklarının hem dünyada hem ahirette saadet ve huzura kavuşmalarını istemesin.
Hem ana ve babalar çocuklarının Cehenneme değil, Cennete namzet birer evlad olmalarını istememiş olsunlar. İbadetlerle yükümlü olmamakla birlikte buluğ yaşına / ergenlik yaşına gelmeyen çocukların alıştırılmak ve ısındırılmak maksadıyla namaz kılmaları ve oruç tutmaları teşvik edilir ve edilmelidir. Öyle aileler tanıyorum ki; temyiz yaşına gelen kız ve erkek çocukları zikir, fikir, şükür, dini eserlerden ilim tahsili, dini sohbetlere iştirak, vb. ibadetler ile oruç tuttuklarını ve namazlarını eda ettiklerini biliyorum. Onları kendime de örnek alıyorum.
adarselim@gmail.com