Cemaatin içinde temayüz etmiş̧ birkaç zat olabilir. Ekseriyet avam ise ve hakikati idrak etmekten aciz iseler, çoğunluğu esas almak ve onların seviyelerine göre hitap etmek Allah’ın Kur’an’da bizlere gösterdiği yöntemdir. Şöyle ki:
“İ’caz-ı Kur’anın bir esası olan îcaz, hem hidayet-i Kur’anın bir nuru olan LÜTF-U İRŞAD ve HÜSN-Ü İFHAM, iktiza ediyorlar ki: Kur’anın muhatabları içinde ekseriyeti teşkil eden avama karşı KÜLLÎ HAKİKATLARI ve DERİN ve UMUMÎ DÜSTURLARI, me’luf ve cüz’î suretler ile gösterilsin ve fikirleri basit olan umumî avama karşı, muazzam hakikatların yalnız uçları ve basit bir sureti gösterilsin. (Sözler, 247)
Bu hususta bilmemiz gereken çok önemli olan bir düsturu Üstad Bediüzzaman Hazretleri on birinci notada şöyle dile ve gündeme getirmektedir. Önce şu suali sormak istiyorum:
– Üstad “Bil ki” kelimesini acaba niçin kullanmıştır?
“Bil” kelimesi, Türkçe’de “bilmek” fiilinin emir kipinde kullanılan bir haldendir. “Bil” sözcüğü, bilgi edinmek, öğrenmek anlamında kullanılır. Bu kelime “Belki” de olsa “katiyet, kesin, muhakkak ve şüphesiz” demektir. Şimdi bakalım neyi bilmemiz, öğrenmemiz, anlamamız ve uygulamamız gerekiyor?
“Bil ki: Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ifadesinde çok şefkat ve merhamet var. Çünkü muhatabların ekserisi, CUMHUR-U AVAMDIR. Onların zihinleri basittir. Nazarları dahi dakik şeyleri görmediğinden, onların besatet-i efkârını okşamak için tekrar ile, semavat ve arzın yüzlerine yazılan ayetleri tekrar ediyor. O büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor. Meselâ: Semavat ve arzın hilkati ve semadan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi bilbedahe okunan ve görünen ayetleri ders veriyor.
O huruf-u kebire içinde küçük harflerle yazılan ince âyâta nazarı nâdiren çevirir, tâ zahmet çekmesinler. Hem üslûb-u Kur’anîde öyle bir CEZALET ve SELASET ve FITRÎLİK var ki: Güya Kur’an bir hâfızdır; kudret kalemiyle kâinat sahifelerinde yazılan âyâtı okuyor. Güya Kur’an, kâinat kitabının kıraatıdır ve nizamatının tilavetidir ve Nakkaş-ı Ezelî’sinin şuunatını okuyor ve fiillerini yazıyor.” (Lem’alar, 128)
Hemen sormak lazım:
Kur’an-ı Muciz-ül Beyan’ın manevi tefsiri olan Risale-i Nur eserleri neyin kıraatı, neyin nizamatının tilaveti ve Nakkaş-ı Ezelî’nin şuunatını nasıl okuyor ve fiillerini nasıl yazıyor ve anlatıyor, bizlere kâinat sahifelerinde yazılan ayetleri nasıl okutuyor?
Biz Nur eserlerini havassa mı, yoksa muhatabların ekserisi, CUMHUR-U AVAM olanlara mı okuyor ve ders yapıyoruz?
Şu örneği de vermek istiyorum:
“Bazı mesail-i kevniyede Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan İHMAL veya İBHAM veya İCMAL yapmıştır. Ve keza Kur’anın muhatablarından kısm-ı ekseri AVAMDIR. Avam sınıfının hakaik-i İlahiyenin ince ve müşkil kısmına fehimleri kadir değildir. Ancak temsil ve icmaller ile fehimlerine yakınlaştırmak lâzımdır. Bunun içindir ki Kur’an, kesret ile temsilleri zikrediyor. Ve istikbalde keşfedilecek bazı mesailde de icmal yapıyor. (Mesnevi-i Nuriye, 234)
Risale-i Nur eserlerinde konu ve mevzular, ibare ve terimlerde böyle değil mi?
“Evet Kur’an-ı Kerim, umumî bir muallim ve bir mürşiddir. Halka-i dersinde oturan, nev’-i beşerdir. Nev’-i beşerin ekserisi avamdır. Mürşidin nazarında ekall, eksere tâbidir. Yani umumî irşadını ekallin hatırı için tahsis edemez. Maahaza avama yapılan konuşmalardan havas hisselerini alırlar. Aksi halde avam, yüksek konuşmaları anlayamadığından mahrum kalır. Ve keza avam-ı nâs, ülfet ettikleri üslûblardan ve ifadelerin çeşitlerinden ve daima hayallerinde bulunan elfaz, maânî ve ibarelerden fikirlerini ayıramadıklarından, çıplak hakikatları ve akliyatı fehmedemezler. Ancak O YÜKSEK HAKAİKIN, ONLARIN ÜLFET ETTİKLERİ İFADELERLE ANLATILMASI LÂZIMDIR.” (İşarat-ül İ’caz, 115)
Biraz daha muğlak görünen aynı konuyu anlatan bir bölüm de şöyledir:
“Kitab-ı Hakîm’den maksud-u ehemm, ekseriyeti teşkil eden cumhurun irşadı idi. Çünkü havass, avamın mesleğinden istifade edebilirler. Fakat avam ise, havassa hitab olunan kelâmı hakkıyla fehmedemezler. Halbuki cumhur ise ekseri avam ve avam ise me’lufat ve mütehayyelatından tecerrüd edip HAKİKAT-I MAHZA ve MÜCERREDAT-I SIRFEYİ çıplak olarak göremezler. Fakat görmekleri temin edecek yalnız zihinlerinin te’nisi için, me’luf olan ziyy ve libas ile mücerredat arz-ı endam etmektir. Tâ mücerredatı, suver-i hayaliye arkasında temaşa etmekle görüp tanısın. Öyle ise hakikat-ı mahza, me’luflerini giyecektir. Fakat surete hasr-ı nazar etmemek gerektir. Bu sırra binaendir: Esalîb-i Arabda ukûl-ü beşere olan TENEZZÜLÂT-I İLAHİYE tabir olunan müraat-ı efham ve mümaşat-ı ezhan, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’da cereyan etti” ve etmiştir. (Muhakemat, 45)
Aynı konu farklı bir bölüm de şöyledir:
“Nâsın ekseri cumhur-u avamdır. Nazar-ı Şâri’de ekall, eksere tâbidir. Zira avama müvecceh olan hitabı, havass fehm ve istifade ediyorlar. Bilakis olursa olamaz. İşte cumhur-u avam ise, me’luf ve mütehayyelatından tecerrüd edip hakaik-i mücerrede ve makulat-ı sırfeyi temaşa edemezler. Meğer mütehayyelatlarını dûrbîn gibi tevsit etseler… Fakat mütehayyelatın suretlerine hasr ve vakf-ı nazar etmek, cismiyet ve cihet gibi muhal şeyleri istilzam eder. Lâkin nazar, o suretlerden geçerek hakaikı görüyor.
Meselâ: Kâinattaki tasarruf-u İlahîyi sultanın serir-i saltanatında olan tasarrufunun suretinde temaşa edebilirler.
اِنَّ اللّٰهَ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوَى
gibi… İşte hissiyat-ı cumhur şu merkezde olduklarından, elbette İRŞAD ve BELÂGAT iktiza eder ki: Onların hissiyatı riayet ve ihtiram edilsin ve efkârları dahi bir derece mümaşat ve ihtiram edilsin. İşte riayet ve ihtiram; ukûl-ü beşere karşı olan TENEZZÜLAT-I İLAHİYE ile tesmiye olunur. Evet o tenezzülat, te’nis-i ezhan içindir.” (Muhakemat, 159)
Madem “Risale-i Nur, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bu asırda bir mu’cize-i maneviyesi olan yüksek ve parlak bir tefsiridir. Evet Risale-i Nur kalblerin fatihi ve mahbubu, ruhların sultanı, akılların muallimi, nefislerin mürebbi ve müzekkîsidir.” (Sözler, 763)
“Risale-i Nur Kur’anın bu asırda bir mu’cize-i maneviyesinin BİR ÂYİNESİ ve ondan TEREŞŞUH ETMİŞ bir tefsiri olduğuna bütün Nurcuların ve Risale-i Nur’daki yazıları görenlerin kanaatlarıdır.” (Şualar, 407)
Bu konuyu kavrarken, anlarken gözden kaçırmamız gereken bir husus şöyledir:
“Kur’an’ın bu asırda yüksek bir tefsiri olan Risale-i Nur’daki bazı bahisleri başlangıçta tamamen anlayamazsanız da onun manevî tesiri ve manevî feyzi, ruh ve kalbinize nüfuz eder. Mana âleminizi istilâ eder. Kat’iyyen istifadesiz kalmazsınız ve kalmıyoruz.” (Nur’un İlk Kapısı, 191)
Ancak “Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikatlı bir düstur-u İlahîyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden” (Sözler, 410) “Hem müfessirlerin ÜÇ YÜZ ELLİ BİN tefsirlerine ittibaen” (Emirdağ Lahikası-2, 28) denilmesi, Risale-i Nur eserlerinin okunmasında şerh ve izah yapılmasını yasaklıyor mu?
Kur’an tefsir edilirde, Risale-i Nur tefsir edilemez mi? Veya Risale-i Nur okurken izah edilemez mi?
İşte burada mühim olan HİÇBİR TARZ VE USULÜ dava etmeden, her tarzın ve meşrebin; mutlaka ZAMANI, MEKÂNI, MAKAMI ve MUHATABI vardır düşüncesiyle hareket edilmeli. Esas mesele ve gaye, insanların imanına hizmet ve onların imanlarının kurtulmasıdır. Hedef ve merkeze bu konursa, vesilelerdeki farklılıklar, fikirler ve yaklaşım meselelerimizi çözebilir ve çözebiliriz. Yoksa ders okumakta bir yöntem üzerine zorlama yapmanın faydası yok, zararı çok olabilir. Risale-i Nur meşreblerinin bölünme sebeblerinden birisi de budur. Buna tarih şahittir.
Nasıl ki bir adamın suyu içtiği şekilde yemeği yiyemediği gibi, havayı teneffüs etmek ve gönlü̈ tatmin etmek de bambaşka bir meseledir. Bazı gıdalar çiğnenmedikçe yutulmaz ama suyu kimse çiğneyerek yutamaz. Havayı teneffüs etmek için ise bir kaba veya onu tutmaya ihtiyaç dahi yoktur.
Bu sebeple Tabiat Risalesi, Kader Risalesi, Pencereler, 29. Söz vs. gibi çiğnenmesi bile zevk veren hakikatler üzerinde ERBABI OLAN VASIFLI İNSANLAR tefekkürü̈ genişletebilirler. Bu tefekkür genişledikçe; onun bir anı bir yıllık nafile ibadetten daha hayırlı olduğu bir hakikattir.
Risale-i Nur eserlerini dikkatle okumayanlar, onda gizli olan derin manaları anlayamaz, onun zarafet ve letafetini hissedemezler. İdrak, ayrı bir nimet ve İlahi bir lütuftur. İzah kalp ve ruhumuzu mest etmeli ve tefekkürümüzü genişletmelidir. Risalelerdeki hakikatleri tam olarak anlamamış olan kimseler izah yapmamalı. Aksi halde yapılacak izahlar, faydadan ziyade zarar verebilir.
Evet, izahta makam ve maksadı dikkate almayan bir te’vil, kelamı gayesinden saptırır, hikmet ve hakikate ters düşer, fikrî muvazeneyi bozar. Bunun için izah yapılırken asıl nazara verilen mana saptırılmamalıdır.
Risale-i Nur rahle-i tedrisinde oturanlar, hakikati bizzat tahkik ve nüfuz etmeye kifayetli değillerse, bu defa da anlayamadıklarından dolayı bizzat hakikatten rahatsız olup istifade etmezse usanır, fayda görmezse meslek ve meşrep değiştirir. Bu sebeple ders makamında olan kardeşlerimiz ders ortamlarının nabzını iyi tutmalı.
adarselim@gmail.com
(S. ADAR, Risale-i Nur Eserleri Nasıl Okunmalı, eserimden)



























