İYİLEŞTİRİLENMEYEN BULAŞICI BİR HASTALIK: Risale-i Nurları Şehr ve İzah Meselesi
by
selimadar on
Oca 8, 2026 •
Yorum Yok
Kur’an,
وَاُبْرِئُ اْلاَكْمَهَ وَاْلاَبْرَصَ وَاُحْيِى الْمَوْتَى بِاِذْنِ اللّٰهِ
ayeti ile işaret ediyor ki:
“En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise ey insan ve ey musibetzede benî-Âdem! Me’yus olmayınız. Her dert, -ne olursa olsun- dermanı mümkündür. Arayınız, bulunuz. Hattâ ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür.” (Sözler, 255)
Âyât-ı Kur’aniyede öyle bir câmiiyet var ki, her derde deva, her hacete gıda olabilir. (Sözler, 398) Risale-i Nur ise, yirminci ilim asrının Kur’an-ı Kerim tefsiridir. (Konferans, 176) Risaleler, BİR AYETİN TEFSİRİ ve BİR HADİSİN ŞERHİ maksadıyla yazılmıştır. (Emirdağ Lahikası-1, 14) Risale-i Nur, Kur’an-ı Hakîm’in hakikî bir tefsiridir. Ayetler, sırasıyla değil; devrin ihtiyacına cevab veren imanî hakikatları mübeyyin âyetler tefsir edilmiştir. (Tarihçe-i Hayat, 161) Kur’an baştan başa tevhid-i İlahîyi ilân ediyor. Risale-i Nur da, iman-ı billahı gösteren ve hakaik-i imaniyeyi ders veren ayetleri tefsir ediyor. (İşarat-ül İ’caz, 226)
“Hem Eski Said’in ilm-i mantık noktasında bir şaheser hükmünde bulunan gayr-ı matbu’ Ta’likat’tan süzülen i’cazlı bir îcaz-ı hârikada, müdakkik ülemaları hayret ve tahsinle dikkate sevkeden, matbu’ “Kızıl Îcaz” namındaki risale-i mantıkıye Risale-i Nur’la bağlanmasına ve şakirdlerinin âlimler kısmının nazarına göstermek lâyık gördüm. Fakat ÇOK DERİNDİR. Bugünlerde FEYZİ’YE BİR PARÇA DERS VERDİM. Belki bir zaman Feyzi kendisi, BAŞKASININ DA ANLAMASI İÇİN dersini TÜRKÇE kaleme alacak.” (Kastamonu Lahikası, 140)
Ders nasıl verilir?
Sadece yazıldığı gibi düz okumakla mı, yoksa izah edilerek mi? Veya detaylı ya da öz ve kısa anlatımla mı verilir? Anlatım bir izah değil midir?
“Büyük Doğucular zümresinden Nurlarla alâkadar olanlar var. Onların el ele vererek hem eserleri okumalarını ve ANLAYAMADIKLARI YERLERİ SORMALARINI, Kur’anî hattı öğrenmeye gayret etmelerini rica ettim.” (Emirdağ Lahikası-2, 148)
Anlaşılmayan yerler sorulunca ne yapılır?
Anlaşılmayan yer Risale-i Nur’un başka eserlerinde izahı varsa orası okunur. Sorulan yerin Nur Eserlerinde izahı yoksa o zaman ne yapılır? Bilen biri tarafından izah yapılmaz mı?
İzah Nedir? Nasıl İzah Yapılır?
İzah; açıklamak, bir şeyi anlaşılır halde söylemek veya yazmak demektir. Yani ayrıntılı bilgi vermektir. Bilinmeyeni bilinir hale getirmektir. Terim olarak ise; “bir kelime, kavram (ıstılah) ve ibarenin muhatap kitle tarafından daha iyi anlaşılmasını sağlamak için onların seviyesine indirerek açıklamak” demektir.
Üstad Bediüzzaman’ın şu sözlerini çok iyi tahlil etmek lazım.
“Belâgatın muktezası olan hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasib söz söylemektir.” (Divan-ı Harb-i Örfi, 81) “Ve mutabık-ı mukteza-yı haldir ki; belâgatın tarifidir ve esasıdır ve israf-ı kelâm olan mübalağadan münezzehtir.” (Lem’alar, 72) Çünkü belagat; hitabettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakikatlı güzel söz söyleme san’atıdır. Muktezâ-yı hâle mutâbık söz söylemek çok önemlidir. Çünkü “Belâgat-ı irşadiyenin şe’nindendir ki, avamın nazarına, âmmenin hissine, cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki; nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtina’ etmesin. Binaenaleyh cumhura olan hitabın en beliği zahir, basit, sehl olmasıdır ki âciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki, melûl olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsilden nefret etmesinler.” (Mesnevi-i Nuriye, 233)
“Hissiyatı bu merkezde olan avam-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasılki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır ve çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin. Avam-ı nâsın fehimlerine göre ifade edilen Kur’an-ı Kerim’in ince hakikatları,
اَلتَّنَزُّلاَتُ اْلاِلهِيَّةُ اِلَى عُقُولِ الْبَشَرِ
ile anılmaktadır. Yani insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakk’ın hitabatında yaptığı bu tenezzülat-ı İlahiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlahî bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur’an-ı Kerim’in üslûbları, hakikatlara geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avam-ı nâsın gözüne bir dûrbîn veya numaralı birer gözlüktür. Bu sırra binaendir ki; bülega, büyük bir ölçüde ince hakikatları tasavvur ve dağınık manaları tasvir ve ifade için istiare ve teşbihlere müracaat ediyorlar. Müteşabihat dahi ince ve müşkil istiarelerin bir kısmıdır. Zira müteşabihat, ince hakikatlara suretlerdir.” (İşarat-ül İ’caz, 116)
Birkaç örnek verelim:
“Risale-i Nur, sair kitablara muhalif olarak başta perdeli gidiyor; gittikçe inkişaf eder. Hususan bu risalede, “Birinci Mertebe” çok kıymetdar bir hakikat olmakla beraber çok ince ve derindir. Hem bu birinci mertebe, bana mahsus gayet ehemmiyetli bir muhakeme-i hissî ve gayet ruhlu bir muamele-i imanî ve gayet gizli bir mükâleme-i kalbî suretinde mütenevvi ve derin dertlerime şifa olarak tebarüz etmiş. Bana tam tevafuk eden tam hissedebilir, yoksa tam zevk edemez.” (Şualar, 60)
Arabî Mesnevî-i Nuriye mecmuasını mütalaa eden zatlar söylüyorlar. Büyük bir şaheser olan bu Arabî eseri mütalaa eden o müdakkik ehl-i ilim, “Bu eserdeki çok derin ve pek ince ve gayet derecede yüksek hakikatlardan ne kadar istifade edebilsek bize kârdır” diyorlar. (Tarihçe-i Hayat, 695)
“Âyet-ül Kübra risalesinin, herkes her bir mes’elesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği mikdar yeter. O bahçe yalnız onun için değil, belki elleri uzun olanların hisseleri de var.” (Şualar, 98)
Risale-i Nur bahçesine giren ve elleri uzun olanların yüksek dallarda güneşi görmüş ve tam olgunlaşmış ince hakikatleri koparıp, o bahçenin yüksekteki meyvelerine eli yetişmeyen kişilere ikram etse kötü mü olur? Zararlı mı olur, yoksa faydalımı olur? Buna bir kaç misal vereyim:
“Sağ ve sol, yani mazi ve müstakbel” ile “Senin elinde bir ayine bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farzedilse; o ayine yalnız mukabilini tutar.” (Sözler, 235, 466) “Hem de sol safında duran ve şehristan-ı istikbalden gelen evlâdlarınız, sağdaki ecdadlarınızı tasdik ederek demeyecekler mi?” (Tarihçe-i Hayat, 86)
Bu üç cümlede sağ geçmiş zaman, sol gelecek zaman olarak kullanılmasının mana ve hikmeti nedir? Sağ niçin gelecek zaman olarak yazılmamış? İmanı bir mesele değil, ama “merak ilmin hocasıdır” öğrenmek bir eksiklik midir? Hem zararı var mıdır?
Kur’an, hadis ve eskimez yazımız Osmanlıca, sağdan sola doğru yazıldığı için satır ortasında sağ geçmiş / mazi, sol taraf ise gelecek / müstakbel oluyor. Hale mutabık ifade edilmiş oluyor.
Bir başka misal:
بِقَاعِدَةِ اَنَّ زَيْنَ عَيْنِ الرِّضَا حُسْنُ النَّظَرِ بِاللُّطْفِ وَالشَّفْقَةِ وَاَنَّ نُورَ الْفُؤَادِ بِالرِّفْقِ وَالرَّحْمَةِ وَلَقَدْ سَمَى عَلَى الْحَقِّ بِاِقْدَامِ التَّوْفِيقِ وَسَعِدَ مَنِ اخْتَارَ اْلاِسْتِضَاءَ بِمِصْبَاحِ (اَنَا عِنْدَ حُسْنِ ظَنِّ عَبْدِى بِى)
“Hoşgören gözün ziyneti, lütuf ve şefkatle hüsnü nazar etmekte ve kalbin nuru dahi rıfk ve rahmettir. Hakka tevfikle çıkılır. “Kulum beni nasıl tanırsa, onunla öyle muamele ederim.” (Buhari, Tevhid, 15, 35; Müslim, Tevse, 1)
Üstad Hazretleri şöyle bir not düşmüş:
“Tekrar temaşa et, çünkü bu Arabî fıkra şifrelidir, işaratı var.” (Münazarat, 41)
Bu arabi fıkranın işaratı şudur ki Üstadın talebelerinin isimlerini zikreder:
“Rıza, Hüsnü, Nezir, Lütfi, Şefik, Nuri, Fuad, Refik, Rahmi, Hakkı, Tevfik ve Said”
Bir başka örnekte şudur:
Eğer desen: Tercih bilâ müreccih muhaldir. Halbuki, o emr-i itibarî dediğimiz kesb-i insanî; bazan yapmak ve bazan yapmamak; eğer mûcib bir müreccih bulunmazsa tercih bilâ müreccih lâzım gelir. Şu ise, usûl-ü kelâmiyenin en mühim bir esasını hedmeder?
Elcevab: Tereccuh bilâ müreccih muhaldir. Tereccuh ayrıdır, tercih ayrıdır, çok fark var. Yani: Müreccihsiz, sebebsiz rüchaniyet muhaldir. Yoksa, tercih bilâ müreccih caizdir ve vaki’dir. İrade bir sıfattır; onun şe’ni, böyle bir işi görmektir. (Sözler, 468)
Mehmed Kırkıncı hocamın “Kader Nedir?” Adlı eserinde şöyle izah edilir:
“Tercih bilâ müreccih câizdir” ifâdesindeki müreccih kelimesi, “tercih ettiren sebep, vasıf, özellik, kısaca üstün sıfat manasında kullanılmıştır.”
“Tercih bila müreccih” caiz olmakla beraber, tereccüh bila müreccih muhaldir.”
Tereccüh, müreccihsiz, yani tercih edici bir sebep veya zât olmaksızın olamaz. Herhangi bir şey yapıp yapmama hususunda bir karara varmamızdan önce, söz konusu şeyin yapılması ile yapılmaması müsavidir. Yapmayı tercih ettiğimizde, işin yapılması tereccüh etmiş olur. Meselâ, bir cümleyi yazdığımız takdirde cümlenin yazılması yazılmamasına tereccüh etmiştir. İşte bu tereccüh, bir müreccihe yâni tercih yapan bir kâtibe delâlet eder ve onsuz olamaz.
Meselâ, altından yapılmış bir kalemin gümüş kalemden üstün ciheti, râcih sıfatı yani tercih edilme sebebi varsa da altından yapılmış aynı marka ve özellikteki diğer bir kalemden hiçbir üstün tarafı yoktur. Eğer “tercih bilâ müreccih” muhal olsa, bizim bu iki altın kalemden birini tercih edemememiz gerekir. Hâlbuki aynı değer ve özellikteki bu iki kalemden birisini cüz’î irademizle seçebiliyor ve alabiliyoruz. O halde, müreccihsiz tercih câizdir ve daima tatbik edilmektedir.”[1]
Şu hususu kati bilmemiz gerekir ki:
“Yüz otuz kitabdan müteşekkil olan Risale-i Nur Külliyatının umum eczaları, siyasî ve dünyevî maksadlardan ârî ve müberra olarak tamamen imanî ve uhrevî bir ruh ve mahiyette te’lif edilmiştir.” (Şualar, 460)
Demek siyasî ve dünyevî gayeler uğruna izahlar yapılmayacak. Eğer siyasî ve dünyevî maksatları konu edinerek misaller verip, Risale-i Nur izaha çalışılırsa büyük hata olabilir. Çünkü imanî ve uhrevî bir ruh hali kalmaz, allak pullak olur, akıl ve zihinler bulanır, bunalır, maksattan uzaklaşmış olunur. İşte o zaman Risale-i Nurun mahiyetine zarar vermiş oluruz.
Risale-i Nurların izahını alanında uzman kişilerin yapmasının gerektiğini unutmamak lazımdır. Çünkü Risale-i Nur’un cümleleri, başta Kur’ân, hadis, usul-i fıkıh, usul-i kelam, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belagat, mantık ve münazara gibi pek çok dinî ilimlerin usul ve kaidelerine göre kurulmuştur. Bu nedenle Risale-i Nurlar İslamî ilimleri mezcettiğinden, İZAH YAPABİLMEK İÇİN söz konusu ŞER’Î İLİMLERE MUTTALİ olmak gerekmektedir.
Bir eser ancak yazıldığı dilde değerlidir. Tercüme ve sadeleştirme ile eser, orijinalliğini kaybeder. Bundan dolayı yüksek hakikatleri ihtiva eden RİSALE-İ NURLARIN, ANLAŞILMAYAN KAVRAM VE İBARELERİ AÇIKLANABİLİR. FAKAT SADELEŞTİRME YAPILAMAZ. Risale-i Nurun meselelerine ve eserlere vukufiyeti olan özellikle Nurlar alanında uzman ve İslamî ilimlere vâkıf, ilim ehlinin eserlerde geçen ince ve derin konuların anlaşılması için, izah ve şerhi yapılabilir.
Buna bir misal olması için şu anlatıma bakalım:
“Kelâm-ı vâhidde ahkâm-ı müteaddide olabilir. Bir sadef, çok cevahiri tazammun edebilir. Zevil’elbabca mukarrerdir: Kaziye-i vâhide, müteaddid kazayâyı tazammun eder. O kaziyelerin her biri ayrı birer madenden çıktığı gibi, ayrı ayrı birer semere de verir. Biri birinden fark etmeyen haktan bîgane kalır.
Meselâ: Hadîste denilmiş:
اَنَا وَ السَّاعَةُ كَهٰذَيْنِ
Yani: Ben ve kıyamet bu iki parmak gibiyiz. Mabeynimizde tavassut edecek peygamber yoktur. Veya hadisin muradı ne ise haktır.” (Muhakemat, 47)
Üstad Bediüzzaman Said Nursi hazretleri vefatından sonra Risale-i Nurla ilgili olarak talebelerine bıraktığı vazifeler şunlardır:
“1-ŞERH, 2-İZAH, 3-TEKMİL, 4-TAHŞİYE, 5-NEŞİR, 6-TALİM, 7-TELİF, 8-TANZİM, 9-TERTİP, 10-TEFSİR, 11-TASHİH, 12-BEYAN, 13-İSPAT, 14-CEM, 15-TAFSİL” olmak üzere on beş vazife olarak görünmektedir.
Yukarıda sıralanan kelimelerin anlamları birbirine yakın olanları birer grupta toplanırsa beş grup oluşturulabilir.
1- ŞERH, İZAH, BEYAN TEFSİR ve TAFSİL ile Risale-i Nur’un açıklamaya ihtiyacı olan kelime, terim, cümle, paragraf veya konularını açıklamaya yetkili kılmıştır.
TEFSİR; mestur, gizli bir şeyi aşikâr etmek ve manayı izhar etmek için kişinin anladığını anlatmasıdır. Yani bildiği kadar açıklaması ve yorum yapmasıdır. MÜZAKERE VE MÜTALAA da bunun içine girdiği söylenebilir.
2- CEM’, TERTİP, TANZİM ve TELİF ile Nur Eserlerinin izah etmediği ancak ileride bir veya birkaç talebesinin tamamlamasını istediği bölümleri telif edilmesine yetkili kılmıştır. Şöyle ki:
“Belki inşâallah, şu cüz’-ü tefsir yüzotuz aded “Sözler” ve “Lem’alar” ve “Mektubat” Risaleleriyle beraber me’haz olursa, İLERİDE bahtiyar bir heyet öyle bir TEFSİR-İ KUR’ANÎ YAZSIN, inşâallah.” (İşarat-ül İ’caz, 5; Tarihçe-i Hayat, 107)
“İşarat-ül İ’caz adlı eserimi, hakikî bir tefsir niyetiyle yapmadım; ancak ülema-yı İslâmdan ehl-i tahkikin takdirlerine mazhar olduğu takdirde, uzak bir istikbalde yapılacak YÜKSEK BİR TEFSİRE BİR ÖRNEK VE BİR ME’HAZ OLMAK ÜZERE o zamanların insanlarına bir yadigâr maksadıyla yaptım. (İşarat-ül İ’caz, 9) “Harb-i Umumî hâdisat ve netaicleri mani’ olmasa idi, İşarat-ül İ’caz’ı Allah’ın izniyle ALTMIŞ CİLD yazacaktım. İnşâallah Risale-i Nur, âhiren o mutasavver hârika tefsirin yerini tutacak.” (Barla Lahikası, 149; Tarihçe-i Hayat, 213)
Risale-i Nur eserlerinde geçen aynı veya birbirini izah eden mevzuları bir araya getirmekte, TERTİB VE TANZİM oluyor.
3- TAHŞİYE ve TEKMİL ile Risale-i Nurların bazı dipnotlar ile tekmil edilmesini istemiştir.
Mesela:
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اَلَمْ يَاْتِكُمْ رُسُلٌ مِنْكُمْ
ayet-i celileleri [2] mûcibince cinlerden de peygamber geldiği bildiriliyorsa da, Hâtem-ül Enbiya’dan sonra, cinlerden de peygamber gelmemiş. … Risale-i Nur bu zamanda bir taun-u beşerî olan maddiyyunluk fikrini ibtal etmek için cinnî ve ruhanîlerin vücudlarını kat’î hüccetler ile isbat etmeye çalışmış, bu mes’eleye üçüncü derecede bakmış, tafsilini başkalara bırakmış. Belki inşâallah Risale-i Nur’un bir şakirdi, SURE-İ RAHMAN’I TEFSİR edip bu mes’eleyi de halleder.” (Şualar, 337)
4- TASHİH ve NEŞİR ile de Risale-i Nuru benimsemiş, dava edinmiş ve özümsemiş Nur eserlerine vukufiyeti olan alimler heyetiyle üslubu bozmadan yeniden neşretmeye yetkili kılmıştır.
Baskı yapılırken basılan eserlerde sehven yanlış yazılan yerleri düzeltmek, TASHİH oluyor. Satılmak üzere basılıp yayımlanması, müşteri olanlara risale hediye edilmesi, Risale-i Nur derslerinin yapılması ve okunmasının teşvik edilmesi, tanıtımlarının sözlü veya yazılı olarak yapılması da NEŞİR oluyor.
5- TALİM ve İSPAT ile de Risale-i Nuru talim etmeye, gençlere öğretmeye ve Risale-i Nur’un ortaya koyduğu ispat metotlarını bir araya getirmeye ve hakaik-i imaniyeyi ihtiyacı olanlara ispat etmek için vazifelendirmiştir.
Üstad Bediüzzaman Said Nursi “ulum-i imaniyede fetva vazifesi ile tavzif edilmişiz” sözleri ile iman meselelerinde fetva imamı olduğunu ortaya koymuştur. Bu sözle Risale-i Nur gibi bir eserin bundan sonra yazılamayacağına da işaret ederek talebelerini sadece şerh ve izah gibi diğer vazifeleri yapmakla mükellef kılmıştır. Yine uzak istikbalde Risale-i Nur eserleri mehaz olmak üzere İşarat-ül İ’caz örneğinde yüksek bir tefsir inşallah yazılacak ümidini taşıyoruz.
Ancak yüzyıldır iyileşmeyen, iyileşemeyen özellikle de iyileştirilenmeyen bu bulaşıcı hastalık zaman zaman ısıtılarak gündeme taşınan Risale-i Nur Talebelerinin ihlaslarını zedelemeye gayret edilen, “sözde Risale-i Nurun aslını korumak” düşüncesiyle ŞERH ve İZAH bulaşıcı hastalığı devam etmektedir.
Risale-i Nur’un şerh ve izahı ve farklı biçimdeki neşirleri, cemaatte okunma şekil ve yöntemleri tartışılmaya, bazen de kırıcı sözler ve hareketler ile ifade edilmeye çalışılmaktadır. Bu durum ittifaka değil, ihtilafa götürür. Şikaka, fitneye kapı açar, Allah muhafaza nifaka kadar boyutu uzanabilir. Hizmetimizde 1970 ve 1980’li yıllarda yaşanmış vakıaları çoktur. Bugünde halen ısıtılarak bu bulaşıcı hastalık körüklenmeye devam etmektedir. Dikkatli ve itidalli olmak, kırıcı olmaktan uzaklaşmak lazım ve elzemdir.
Risale-i Nurun diğer İslamî eserlerden farklı yanı, iman hakikatleri konusunda derinlemesine tahşidat yapması ve birçok ayet münasebetiyle hakaik-i imaniyeyi sık sık dile getirmesidir. Hassaten ahir zaman fitnesine karşı ihsan-ı İlahî olan bir külliyattır. Bu külliyat ile ilgili ve müsbet yazılan kitap, makale, sunulan konferans ve sempozyum gibi faaliyetler Ulusal ve Uluslararası Risale-i Nurun şerh ve izahına, neşir ve tebliğine katkıda bulunan sosyal faaliyetlerdir. Devrin teknik ve teknolojisi göz önünde bulundurulduğunda bu faaliyetlere karşı çıkmak ne derece doğru ve ne anlamlar taşıdığı insanları özellikle de Nur Talebelerini derin düşüncelere sevk etmektedir.
DİPNOTLAR
[1] https://mehmedkirkinci.com/tercih-bil-mureccih.html
[2] “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan ve bu gününüzün gelip çatacağı hakkında sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?” Onlar derler ki: “Kendi aleyhimize şahitlik ederiz!” Halbuki onları dünya hayatı aldattı. Kendi aleyhlerinde, inkârcı olduklarına şahitlik ettiler.” (Enam, 6/130)
Bu husustaki müşkilin halli için vaki’ suale, üstadımızın verdiği cevabdır:
Aziz kardeşim!
Hakikaten senin bu sualinin çok ehemmiyeti var. Fakat Risale-i Nur’un en ehemmiyetli vazifesi, beşeri dalaletten ve küfr-ü mutlaktan kurtarmak olmasından, bu çeşit mes’elelere sıra gelmiyor, onlardan bahis açmıyor. Selef-i Sâlihîn dahi çok bahsetmemişler. Çünki öyle gaybî ve görünmeyen işlerde sû’-i istimal düşer. Hem şarlatanlar, hodfüruşluklarına bir vesile yapabilirler. Nasılki şimdi ispirtizmacılar “cinler ile muhabere” namıyla şarlatanlık yapıyorlar; dinin zararına âlet ederler diye çokça medar-ı bahs edilmez. (Şualar, 337)
Şu ayette cinlerin Hz. Muhammed (sav)’e uydukları anlatılır:
“Bir zaman cinlerden bir topluluğu Kur’an dinlemek üzere sana yöneltmiştik. Onlar, onun huzuruna gelince birbirlerine, “Susun, dinleyin” dediler. Okuma bitince de uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler.” (Ahkâf, 46/29; Neml, 27/17; Ahkaf, 46/30-32; Cin, 72/1 vd.) Bu ayetler, insan peygamberlerin aynı zamanda cinlerin de peygamberi olduğunu ifade eder.
Hüsn-ü sîret ve cemal-i suret ile mümtaz bir zâtı görüyoruz ki; elinde mu’ciznüma bir kitab, lisanında hakaik-aşina bir hitab, bütün BENÎ-ÂDEME, belki CİN ve İNSE ve MELEĞE, belki bütün mevcudata karşı bir HUTBE-İ EZELİYEYİ TEBLİĞ EDİYOR. (Sözler, 236) Çünkü ayette Cenab-ı Hak buyuruyor ki:
“Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk / ibadet etsinler diye yarattım” (Zâriyât, 51/56)
“NEV’-İ BEŞERE ve CİNN ve MELEĞE hakikî ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu KUR’AN-I AZÎMÜŞŞAN elbette her harfinde on ve yüz ve bazan bin ve binler sevab bulunması ve bütün cinn ve ins toplansa onun mislini getirememesi ve bütün benî-âdemle ve kâinatla tam yerinde konuşması ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevkle yazılması” (Sözler, 452)
adarselim@ gmail.com
(S. ADAR, Risale-i Nur Eserleri Nasıl Okunmalı, eserimden)