Acı hissetmek mutluluk seviyesini artırır. Mutlulukla acı ilişkisi, fiziksel ve ruhi lezzetlerin tadını ve zevkini yükseltir. Acı ve ağrı hissetmek aynı zamanda, kişinin kendini ödüllendirirken daha huzurlu olmasını da sağlar.

“Ehl-i hakikat müttefikan diyorlar ki:

 اِنَّمَا اْلاَشْيَاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا yani: “Her şey zıddıyla bilinir.”

Meselâ, karanlık olmazsa ışık bilinmez, lezzetsiz kalır. Soğuk olmazsa hararet anlaşılmaz, zevksiz kalır. Açlık olmazsa, yemek lezzet vermez. Mide harareti olmazsa, su içmesi zevk vermez. İllet olmazsa, âfiyet zevksizdir. Maraz/hastalık olmazsa, sıhhat lezzetsizdir.

Madem Fâtır-ı Hakîm insana her çeşit ihsanını ihsas etmek ve her bir nevi nimetini tattırmak ve insanı daima şükre sevketmek istediğini, şu kâinatta çeşit çeşit hadsiz enva’-ı nimeti tadacak tanıyacak derecede gayet çok cihazat ile insanı techiz etmesi gösteriyor ki; elbette sıhhat ve âfiyeti verdiği gibi; hastalıkları, illetleri, dertleri de verecektir…. Çünki Zeval-i lezzet elem olduğu gibi, zeval-i elem dahi lezzettir. Evet herkes geçmiş lezzetli, safalı günlerini düşünse; teessüf ve tahassür elem-i manevîsini hissedip “Eyvah” der ve geçmiş musibetli, elemli günlerini tahattur etse; zevalinden bir manevî lezzet hisseder ki: “Elhamdülillah şükür, o bela sevabını bıraktı gitti” der. Ferah ile teneffüs eder. Demek bir saat muvakkat elem, ruhta bir manevî lezzet bırakır ve lezzetli saat, bilakis elem bırakır.

İnsan eski zamanını düşünse, ya lisanı veya kalbi, ya (ah, ah) veya (oh, oh) tahattur veya telaffuz edecektir. Ah, müstetir elemin tercümanıdır. Oh, ruhta muzmer bir lezzet ve nimetin muhbiridir.

Âh’ı dedirten, lezaiz-i maziyenin tasavvur-u zevalidir. Çünki zeval-i elem lezzet olduğu gibi, zeval-i lezzet de elemdir. Şâirlerin divanları, tasavvur-u zeval-i lezzetten gelen bir elem-i fikrînin birer feryadıdır.

Oh yani Elhamdülillah dedirttiren, âlâm-ı maziyenin tasavvur-u zevali, verdiği lezzet-i ruhaniyenin ünvanıdır. Demek muvakkat lezzetten ziyade, muvakkat eleme tebessüm etmeli, hoş geldin demeli.” (Nursî, rnk)

Aslında acının da tadı vardır. Tadanlar ve tad almasını bilenler için. Çünkü acıyı da severiz tatlıyı da. Ekşiyi de, tuzluyu da. Hepsinden ayrı bir lezzet alır, birini diğerinin yerine koyamayız. Rezzak-ı Kerim her gıdanın içine ayrı ayrı tat koymuştur. Ancak tat alma duyusunu kaybetmeyenler bunları tadabilirler!.

Mesela, su aynı su; toprak aynı toprak; güneş aynı güneş. Fakat tat ise tohumlar adedince gıdalar çeşidincedir.

“Bir su, beş muhtelif mizaçlı hastalara göre nasıl beş hüküm alır:

1- Birisine, hastalığının mizacına göre su ilâçtır, tıbben vacibdir.

2- Diğer birisine, hastalığı için zehir gibi muzırdır; tıbben ona haramdır.

3- Diğer birisine, az zarar verir; tıbben ona mekruhtur.

4- Diğer birisine, zararsız menfaat verir; tıbben ona sünnettir.

5- Diğer birisine ne zarardır, ne menfaattir; afiyetle içsin, tıbben ona mubahtır.

İşte hak burada taaddüd etti. Beşi de haktır. Sen diyebilir misin ki: “Su yalnız ilâçtır, yalnız vacibdir, başka hükmü yoktur.” (Nursî, rnk)

Peki bu lezzet sadece taamlara mı verilmiş? Yoksa Rabden gelen imtihanlar da bu lezzetten nasibini almıştır. Cenab-ı Hak, her gıdaya ayrı bir tat kondurduğu gibi her imtihana da bu keyfiyeti vermiştir. Ancak tat alma duyusunu kaybetmeyenler tadabilirler!. Belâ ve musibetler ile acı ve kederler de insanların davranış neticelerine göre hüküm alırlar.

Peygamberlerin ve Allah dostlarının hayatlarını gönül gözüyle seyrettiğimiz zaman, acısı ve tatlısıyla tüm imtihanlardan nasıl lezzet aldıklarını müşahede ederiz. İmtihandan lezzet almayı acıyı sevenler bilir; kendine özgü, vazgeçilemez bir tadı vardır. Acı soğanı, acı biberi yiyenler gibi. Çünkü o acı içinde bir tatlılık saklıdır.

Nasıl tatlıdır acı?

Tatlı mıdır ki acı?

O halde neden ismi acı?

Kendine mahsus bir tada sahip olduğu için tatlıdır acı. Tatlının tatlı olduğunu fark ederiz acıyla.

Hastayken sıhhati anladığımız gibi…

İlacı acı diye içmemek olur mu?

Vereceği fayda hatırına acısına katlanırız, değil mi?

Sabreden derviş sonunda murada ermiş. Kul, hadiselerden ziyade neticelere odaklanmalı. Olaylar yakan ve yıkan deprem, yangın, tufan gibi cinsten de olsa netice serin ve selamet olan cennet ise sabra sarılmak akıllıca olmaz mı?

 

İLGİLİ YAZI

ACIYI SEVMEK NASIL OLUR?

adarselim@gmail.com