Kur’an’ın ilk emri “oku” dur. Bu ilk Kur’anî kelimenin devamını okumayı, ekseriyetle ihmal ediyoruz.

Ümmi (okuma yazma bilmeyen) Hz. Peygamber (sav)’e ve Onun vasıtasıyla hepimize gelen emri nasıl anlamalıyız?

“Oku!” emrinden maksat nedir?

Okuma-yazma bilmek midir?

Hemen okumayı ve yazmayı öğrenmek midir?

Hz. Peygamber (sav) bu emre muhatap olur olmaz okumayı-yazmayı öğrenmeye mi başlamıştır?

Yoksa, “Oku!” emrinden aldığı ders başka mıdır?

Hem bu emir, “Ne okuduğun, nasıl okuduğun önemli değil, yeter ki oku” anlamına mı gelir?

Bütün bu soruların cevabını bulmak için “ikra” ile başlayan bu ayetin devamındaki ayetleri de okumak gerekiyor:

اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذٖى خَلَقَ

“İkra’ bismi rabbikellezi ḥalak.” 

“Yaratan rabbinin adıyla oku.” (Alak, 96/1)

“Oku” emrinin nasıl okunacağını da Cenab-ı Hak ayetin devamında bildiriyor ve öğretiyor. Böyle okumak ve anlamak istidadını kazanabilmek önemlidir. Yani her şeyde ilâhî hikmetleri okuyabilmek ve görebilmek meziyetini elde edebilmektir.

Hz. Peygamber (sav) Efendimize nüzul olan ilk beş ayet şöyledir:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “ALAK” dan yarattı. Oku, Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle yazmayı öğreten, insana bilmediğini öğretendir.” (Alak, 96/1-5)

Canlı ve cansız her varlık bir kitaptır. Önce kitaba bakılır, görülür, okunur ve anlamaya çalışılır, anlaşılan ve öğrenilenler; fikrî ve sözlü olarak nakledildiği gibi, bu hal yeterli olmadığı, hatta sınırlı ve belki de unutulabileceği için yazılır ve kalıcılığı sağlanır. Çünkü tekvini emirler gözle okunduğu gibi, tenzili emirlerin ilk makes bulacakları esrarlı perde de kulaktır. Ve bu müşahede ve işitmenin tercümanı ise lisandır.

OKU emri kapsamında şu anlamların varlığını söyleyebiliriz. (Not: Üç sütun şeklinde yukarıdan aşağıya doğru yazı sitiline göre okumak daha faydalı olacağı kanaatindeyim.)

  • Bakmak / Bak / Bakmadan okumak olmaz.

  • Görmek / Gör / Okunanı görmek lazım.

  • İşitmek / İşit / İşitilene ve duyulana kulak vermek gerektir.

  • Okumak / Oku / Oku emirdir. Neyi ve niçin okuyacağı bilinmelidir?

  • Düşünmek / Düşün / Okunulan elbette muhakeme edilecektir.

  • Anlamak / Anla / Niçin dinlenir, işitilir ve okunur? Elbette anlamak ve kavramak için.

  • Yazmak / Yaz / Unutmamak ve başkalarına da ulaştırmak için yazmak lazım.

  • Anlatmak / Talim et, Öğret / Bilinen bir hakikati anlatmak ve öğretmek gerektir.

İşte nazil olan ilk beş ayette bunlar izah edilmiş. Şöyle ki:

Her şeyi bilen ve gören Zat-ı İlahî, Alim-i Külli ve Kadir-i Mutlak olan ALLAH; Hz. Peygamber (sav)’in okuma-yazma bilmediğini bildiği halde ilk emri OKU oluyor. Ümmi kelimesi “dünyevî bir tahsil görmemiş olan” yani “okuma ve yazmayı bilmeyen” demektir.

“Sen bundan önce, herhangi bir kitap okumuş ya da onu sağ elinle yazmış değildin.” (Ankebut, 29/48)

“Sen önceleri kitap nedir iman nedir bilmezdin.” (Şura, 42/52)

  • OKU! Emir cümlesi.

  • Nasıl okumalıyım? İlk ayetin devamı, Rabbin adıyla.

  • Neyi okuyayım? İkinci ayet, bir damla “kokuşmuş sudan” ve “alak”tan yaratılan insanı oku. Yani kendini oku. Nasıl okuyayım? Bak, gör ve izle bir insanın yaratılışı nasıl süreçlerden geçiyor gör.

  • Neyi işitmeli ve duymalıyım? Üçüncü ayette Rabbinin ikram, ihsan, rızık vermekte ne kadar cömert ve sahavet sahibi olduğunu duy ve idrak et.

  • Bak, gör, işit (varlıkların sesini) ve bunları mana-i harfi ile Rabbinin adıyla oku. Okuduklarını iyice tafsili bir düşün, tefekkür et. Yani önce enfüsi ayetleri, sonra afaki ayetleri oku ve düşün. Çünkü aklın ve okuma kabiliyetin var.

  • Bunları niçin yapmalıyım? Elbette ki anlamak, kavramak ve anlatmak için.

  • Nasıl anlatayım? Rabbimiz dördüncü ayette bildiriyor. Kalemle yaz, kayıt altına al ve kalıcılığını sağla, çünkü lazım olacak.

  • Kime lazım olacak? İNSANLARA. Beşinci ayet anlamında “anlat ve öğret” manası mevcuttur. Rabbimiz doğrudan doğruya öğrettiği gibi, insanların bilenlerinden bilmeyenlerine dolaylı olarak öğrettiği bir gerçektir. Mü’minlerin asıl görevi anlatmak ve tebliğ etmektir.

Oku emrinin birinci şekli şöyledir:

فَاِذَا قَرَاْنَاهُ فَاتَّبِعْ قُرْاٰنَهُ

“O halde biz, onu (Cebrail’in diliyle) okuduğumuzda sen de onun okuyuşunu (takip et / dinle / izle / kraat et) O’na uy.” (Kıyamet, 75/18)

İkinci ayet mucibince ve oku emri gereğince bir misal olarak şu ayetlere bakalım:

“Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için birçok ayetler vardır. Sizin yaratılışınızda ve Allah’ın muhtelif canlıları yeryüzüne yaymasında, kesin olarak inanan kimseler için ibretler vardır. Gecenin ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten indirmiş olduğu rızıkta (yağmurda) ve yeri ölümünden sonra onunla diriltmesinde, rüzgârları değişik yönlerden estirmesinde, AKLINI kullanan toplum için dersler vardır.” (Câsiye, 3-5)

 

“Rabbinin Adıyla Oku!” Emrinin Üç Şekli Vardır

Birincisi Kur’an okumaya başlarken besmele çekmektir.

“Rabbinin adıyla başlayarak, Kur’an oku” demektir. Yani “Önce besmele çek, sonra oku” anlamını ifade eder. Bunda da her surenin başında besmele çekileceğine ve bunun bir emir olduğuna açık bir işaret vardır.

“Kur’an okumak istediğin zaman, Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytanın şerrinden Allah’a sığın” (Nahl, 16/98) emri buna delildir.

İkinci okumak şekli ayetteki, “oku” ifadesi ile, “Kur’an oku” manası kastedilmiştir.

“Onun (Cebrail’in) vahyi sana tamamlamadan, okumaya başlama.”

“Onu (Cebrail’in getirdiği vahyi) acele ederek dilini hareket ettirme” (Taha, 114; Kıyamet, 75/16)

“(Habibim) SANA OKUTACAĞIZ, Allah’ın dilediği müstesna, ASLA UNUTMAYACAKSIN. Çünkü O, aşikârı da bilir, gizliyi de” (Alâ, 87/6-7)

“Allah’ın ona unutturmayı dilemesi müstesna” şeklindeki mana ile de şu ifade edilmiş olabilir. Bu “unutturmak” işi ile, Cenab-ı Hakk’ın, “Herhangi bir ayeti nesheder veya onu unutturursak, ondan daha hayırlısını getiririz” (Bakara, 2/106) ayetinde ifade buyurduğu, “NESH” manası kastedilmiştir.

“Seni, en kolay olana muvaffak edeceğiz” (A’lâ, 75/8)

Üçüncü okumak ise ikinci ayet mucibince şöyledir:

Okumak için mutlaka yazı şart değildir. Gözle mütalaaya (okumaya), zihinden hatırlamaya okumak demek de mecazdır. Hakikaten kıraatin kemali ezbere okumaktır. Lisan-ı hal dilini anlamaktır. Her varlık mektubunun mana hikmetini anlamak gerektir.

 

Yüce Allah’ın İki Kitabı Vardır:

1- Kelam sıfatından gelen Kur’an-ı Kerimdir. Sıfat-ı kelâmdan gelen tekellüm-ü İlahîdir.

لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى

ayetinin sırrıyla: Kelâm-ı İlahî, nihayetsizdir. Bir zatın vücudunu bildiren en zahir alâmet, konuşmasıdır. Demek bu hakikat, nihayetsiz bir surette Mütekellim-i Ezelî’nin mevcudiyetine ve vahdetine şehadet eder. (Asa-yı Musa, 141) Evet nasıl ki beşer bir ümmettir, “Kelâm” sıfatından gelen Şeriat-ı İlahiyenin hameleleri, mümessilleri, mütemessilleridir. Öyle de: Melaike dahi muazzam bir ümmettir ki, onların amele kısmı “İrade” sıfatından gelen Şeriat-ı Tekviniyenin hamelesi, mümessili ve mütemessilleridirler. (Sözler, 511)

2- İrade ve tekvin sıfatından gelen Kitab-ı Kâinattır.

İsm-i Hakem’in tecelli-i a’zamı şu kâinatı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde yüzer kitab yazılmış. Ve her satırında yüzer sahife dercedilmiş. Ve her kelimesinde yüzer satır mevcuddur. Ve her harfinde yüzer kelime var. Ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir.

O kitabın sahifeleri, satırları, ta noktalarına kadar yüzer cihette nakkaşını, kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor ki; o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade kâtibinin vücudunu ve vahdetini isbat eder. Çünki bir harf, kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde; kâtibini bir satır kadar ifade ediyor. (Asa-yı Musa, 181)

 

Şeriat-ı İlahiye İkidir:

Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef’al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.

Kelâm sıfatı, vahiyler ve ilhamlar ile Zât-ı Akdes’i tanıttırır, öyle de; kudret sıfatı dahi, mücessem kelimeleri hükmünde olan san’atlı eserleriyle o Zât-ı Akdes’i bildirir ve kâinatı baştan başa bir Furkan-ı Cismanî mahiyetinde gösterip, bir Kadîr-i Zülcelal’i tavsif ve tarif eder.” (Asa-yı Musa, 140) Çünkü Kur’an bir hâfızdır; kudret kalemiyle kâinat sahifelerinde yazılan âyâtı okuyor. Güya Kur’an, kâinat kitabının kıraatıdır ve nizamatının tilavetidir ve Nakkaş-ı Ezelî’sinin şuunatını okuyor ve fiillerini yazıyor. (Lem’alar, 128)

İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki; bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. Melaike bir ümmet-i azîmedir ki, sıfat-ı iradeden gelen ve şeriat-ı fıtriye denilen evamir-i tekviniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler. (Mektubat, 478) Yani sıfat-ı iradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta cari olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir.

Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir ve icada mâlik değillerdir. (Mesnevi-i Nuriye, 250)

 

Her İki Kitabı OKU Emri Mucibince Nasıl Okumalıyız?

Bir Mevsuf-u Vâcib-ül Vücud’un ve bir Müsemma-i Vâhid-i Ehad’in ve bir Fâil-i Ferd-i Samed’in mevcudiyeti, güneşten daha zahir, daha parlak bir tarzda kalbdeki iman gözüne görünür gibi kat’î bilinir. Çünkü güzel ve MANİDAR BİR KİTAB VE MUNTAZAM BİR HANE, bedahetle yazmak ve yapmak fiillerini ve güzel yazmak ve intizamlı yapmak fiilleri dahi bedahetle yazıcı ve dülger namlarını, yazıcı ve dülger ünvanları ise bedahetle kitabet ve dülgerlik san’atlarını ve sıfatlarını ve bu san’at ve sıfatlar bedahetle herhalde bir zâtı istilzam eder ki, mevsuf ve sâni’ ve müsemma ve fâil olsun. Fâilsiz bir fiil ve müsemmasız bir isim mümkün olmadığı gibi; mevsufsuz bir sıfat, san’atkârsız bir san’at dahi mümkün değildir.

İşte bu hakikat ve kaideye binaen, bu kâinat bütün mevcudatıyla beraber kaderin kalemiyle yazılmış, kudretin çekiciyle yapılmış manidar hadsiz kitablar, mektublar, nihayetsiz binalar ve saraylar hükmünde -herbiri binler vecihle ve beraber hadsiz vücuh ile- Rabbanî ve Rahmanî nihayetsiz fiilleri ve o fiillerin menşe’leri olan BİNBİR ESMA-İ İLAHİYEYİ hadsiz cilveleriyle ve o güzel isimlerin menbaı olan YEDİ SIFÂT-I SÜBHANİYENİN nihayetsiz tecellileriyle, o yedi muhit ve kudsî sıfatların madeni ve mevsufu olan ezelî ve ebedî bir Zât-ı Zülcelal’in vücub-u vücuduna ve vahdetine hadsiz işaretler ve nihayetsiz şehadetler ettikleri gibi; bütün o mevcudatta bulunan bütün hüsünler, cemaller, kıymetler, kemaller dahi, ef’al-i Rabbaniyenin ve esma-i İlahiyenin ve sıfât-ı Samedaniyenin ve şuunat-ı Sübhaniyenin kendilerine lâyık ve muvafık kudsî cemallerine ve kemallerine ve hepsi birden Zât-ı Akdes’in kudsî cemaline ve kemaline bedahetle şehadet ederler. (Asa-yı Musa, 139)

 

Netice-i Kelam

Sonuç olarak şöyle diyebiliriz: OKU emri hususi değil, umumidir. Sadece o an vahyedilen ayetler Kur’an tilaveti olduğu için değil, ikinci ve üçüncü ayetlerde bahsedileni de kapsadığı için umumidir. Demek gerek Furkan-ı Kerim ve gerekse Kur’an-ı Kebir-i Kâinat her ikisini de Rabbimiz Allah’ın adıyla okumamız gerekmektedir.

Şayet hasr olunsa idi, Hz. Peygamber (sav)’in, “Ben okuma bilmiyorum” demesi güzel ve yerinde olmazdı. Çünkü Hz. Peygamber (sav)’in, Hira Mağarasında inzivaya çekilmesi Allah’ın zikrinden başka bir şey değildi.

Hadis-i Şerifin tamamı şöyle:

“Melek (Cebrail) bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra “OKU!” dedi. Ben “OKUMA BİLMEM” dedim. Beni tekrar kollarının arasına aldı, kuvvetle sıktı ve “Oku!” diye tekrar etti. Ben yine “OKUMA BİLMEM” dedim. Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi:

“Yaratan rabbinin adıyla OKU; O, insanı alaktan yarattı. OKU! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretendir.” (Buhari, Bed’ü’l-Vahy, 3, Tabir, 1, Tefsiru Sure, 96/1; Müslim, İman, 252; Ahmed b. Hanbel, VI, 233)

Hz. Peygamber (sav)’e emredilen okumanın konusu ayette belirtilmemiştir. Başta kendisine indirilen vahiy ve Kâinat Kitabındaki ayetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme yapıp zihin yorulması ve onlar hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir. Çünkü yaratanı tanımak, dinin de ilmin de temel gayesidir.

Ayette “Yaratan rabbinin adıyla oku!” buyrularak özellikle yaratma sıfatına vurgu yapılmış ve takip eden ayet ile de yaratılış misali verilmiştir. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği ve imkânını hem de onun baktığı, gördüğü, okuduğu, incelediği, anlamaya ve kavramaya çalıştığı, üzerinde düşündüğü ve düşünmesi gerektiğini de yaratan Allah’tır.

“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır. Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. “Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın, seni eksikliklerden uzak tutarız. Bizi ateş azabından koru” derler.” (Ali İmran, 3/190-191)

Kalem vasıtasıyla ilimler tedvin (yazmak, toplamak, derlemek) edilmiş ve edilir. Nice hikmetler kaydedilmiş ve edilir, özellikle nice haberler, bilgiler zaptedilmiş, Allah tarafından indirilmiş olan kutsal kitaplar dahi kalem ile yazılmıştır. Uygarlıklar kalem sayesinde süreklilik kazanmış, kuşaktan kuşağa aktarılmıştır. Allah kalem vasıtasıyla insana bilmediklerini öğreterek onu cehalet karanlığından kurtarmış, iman nuruna ve ilmin aydınlığına kavuşturmuştur.

Kalem kelimesinden maksat ne divit ne çeşitli kalem türleri ve ne de bilgisayar ve telefon klavyeleri, hatta söylem ve konuşmakla yazıya dönüşümler dahil hepsi de kalem sınıfına dahildir. Kalem kitapsız olamaz.

Demek yukarı da bahsedilen her iki kitabın emir, düstur, kanunlar ile insanın hayatını ve hayat şartlarını tanzim eden İlahî emirlerin topyekûnu kalem ve kitaplar ile ilimler, bilgiler öğrenilmektedir. İnsanlara bilmedikleri de böylece öğretilmektedir.

 

adarselim@gmail.com