Oruç kelimesi Türkçe, savm ve sıyam kelimeleri Arapçadır.

Savm ve sıyam ile türevleri Kur’an-ı Kerîm’de on dört yerde (“SIYAM” olarak Bakara, 2/183,187 (2),196 (2); Nisa, 4/92; Maide, 5/89,95; Mücadele, 58/4; SAVM olarak da, Bakara, 2/184,185; Meryem, 19/26 ve SAİM olarak Ahzap, 33/35 (2), hadislerde ise çok sayıda geçmektedir. (M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “svm” md.; Wensinck, el-Muʿcem, “svm” md)

Oruç, imsaktan iftara kadar şer‘an belirlenmiş ibadeti yerine getirmek niyetiyle yeme, içme, cinsel ilişkiden uzak durmayı ve orucu bozan durumlardan korunmayı ve oruç ibadetini bedenin bütün azalarıyla ekmel bir şekilde ifa etmeyi ifade eder.

Ramazan orucu, hicretin ikinci senesinin Şaban ayında farz kılınmıştır. Bundan önce de diğer ümmetler için oruç farz kılınmıştı. Kur’an da:

يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُتِبَ عَلَيْكُمُ الصِّيَامُ كَمَا كُتِبَ عَلَى الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِكُمْ لَعَلَّكُمْ تَتَّقُونَ

“Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı” (Bakara, 2/183) diye bildirilmektedir.

Bir kudsi hadiste Yüce Allah;

“Oruç benim içindir, onun mükâfatını da ben veririm” buyurur. Orucun diğer faydaları bir yana, oruç, Allah’ın rızasını sağlar. Çünkü orucun gayesi takvadır. Yukarıdaki ayette Cenab-ı Hak, orucun farz ediliş hikmeti olarak “Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için” hitabıyla orucun insanı takvaya götürdüğü zikredilmiştir.

YÖNÜ

ORUÇ

SAVM

SIYAM

Şahsiyet

Nefsî, Bedenî, Dünyevî ve maddidir.

Kalbî, Uhrevî ve manevidir.

Ruhî, ulvî ve uhrevidir.

Etki Alanı

Nefsin firavniyetini kırar. İnsanı ıslah eder.

Ferdidir.

Malaniyat-ı terk, günahlardan kaçınmaktır.

Şahsidir.

Arınmaktır.

İçtima-i ve umumidir.

Toplumsaldır.

Bakış

Dünyaya bakar ve şükrü netice verir.

Dünya ve ahirete bakar. Ticaret yeri, ahiret pazardır.

Ubûdiyet-i insaniyeye bakar.

Esma

Rab ve Rububiyet

Samed ve Samediyet

Ebed ve Ebediyet

İnanç

İmanî

İtikadî

Rıza-i İlahî

Mertebe

İman-ı billah

Marifetullah

Muhabbetullah

Durum

Nefsin ıslahı

Kalbin tatmini

Lezzet-i ruhaniye

Netice

Ecir ve sevap

Füyuzat ve sürur

Rızaya mazhariyet

Orucun Farz Olmasının Şartları

1- Müslüman olmak

2- Akıllı ve ergenlik çağına girmiş olmak

3- Oruç tutabilecek güce sahip olmak.

Oruç, İslâm’a ait bir ibadet olup, Müslüman olmayana vacip değildir. Bulûğa ermiş, aklı başında kadın ve erkek her Müslüman’a, Ramazan’da oruç tutmak bir kulluk borcudur ve farz-ı ayndır. Bülûğa ermemiş çocukların oruç tutması ise farz olmamakla beraber onları da namaz gibi, küçük yaşlardan itibaren yavaş yavaş oruç tutmaya alıştırmak, oruca heveslendirmek lâzımdır.

Deli ise mükellef sayılmamıştır, çünkü teklifin muhatabı olan akıldan mahrumdur. Orucun farz olması için akıl baliğ olunması gerekir.

Ayette şöyle geçer:

“İçinizden kim bu aya -Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayına- ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.” (Bakara, 2/185)

Ramazan-ı Şerifin Hikmetleri

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ هُدًى لِلنَّاسِ وَ بَيِّنَاتٍ مِنَ الْهُدَى وَ الْفُرْقَانِ

“O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık hidayet delillerini taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’an, o ayda indirilmiştir”

İşte, Ramazan-ı Şerifteki orucun çok hikmetleri;

  • hem Cenâb-ı Hakkın rububiyetine,

  • hem insanın hayat-ı içtimaiyesine,

  • hem hayat-ı şahsiyesine,

  • hem nefsin terbiyesine,

  • hem niam-ı İlâhiyenin şükrüne bakar hikmetleri var. (Mektubat, 398)

Hususan şaban ve ramazanda, akıldan ziyade kalb hissedardır, ruh hareket eder. (Mektubat, 388)

1- SAVM

RAMAZAN-I ŞERİFTEKİ SAVM, İslâmiyetin erkân-ı hamsesinin birincilerindendir. Hem şeair-i İslâmiyenin a’zamlarındandır. (Mektubat, 398) Esas-ı ubudiyet ki, İslâmın beş rüknü olan (savm, salât, hacc, zekât, kelime-i şehadet) mecmuunun hülâsasıdır. (Kastamonu Lahikası, 199) Eski zamanlarda İslam’ın beş şartını böyle ezberlerdik. Dikkat edilirse, savm birinci sırada yer almaktadır.

Yüce Allah, hadis-i kudsi de şöyle buyurur:

 “Her bir iyilik için on mislinden yedi yüz misline kadar karşılık olabilir; fakat oruç başkadır. Çünkü oruç Benim içindir ve onun ecrini Ben vereceğim” (Buhârî, Savm; Müslim, Sıyâm; Nesaî, Sıyâm)

“Âdemoğlunun her ameli kendisi içindir; ancak oruç değil. Çünkü oruç Benim içindir ve onun karşılığını ancak Ben veririm.”  (Müslim, Siyam)

Şeair, âdeta hukuk-u umumiye nev’inden cem’iyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cem’iyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeaire riya giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. (Lem’alar, 54)

Nasıl “hukuk-u şahsiye” ve bir nevi hukukullah sayılan “hukuk-u umumiye” namıyla iki nevi hukuk var; öyle de: Mesail-i şer’iyede bir kısım mesail, eşhasa taalluk eder; bir kısım, umuma, umumiyet itibariyle taalluk eder ki; onlara “Şeair-i İslâmiye” tabir edilir. Bu şeairin umuma taalluku cihetiyle umum onda hissedardır. Umumun rızası olmazsa onlara ilişmek, umumun hukukuna tecavüzdür. O şeairin en cüz’îsi (sünnet kabîlinden bir mes’elesi) en büyük bir mes’ele hükmünde nazar-ı ehemmiyettedir. Doğrudan doğruya umum âlem-i İslâma taalluk ettiği gibi; Asr-ı Saadetten şimdiye kadar bütün eazım-ı İslâmın bağlandığı o nuranî zincirleri koparmaya, tahrib ve tahrif etmeye çalışanlar ve yardım edenler düşünsünler ki, ne kadar dehşetli bir hataya düşüyorlar. Ve zerre miktar şuurları varsa, titresinler!.. (Mektubat, 396)

RAMAZAN-I MÜBAREĞİN SAVMI, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin şükrüne baktığı cihetle, çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

Bir padişahın matbahından bir tablacının getirdiği taamlar bir fiat ister.

Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba, asıl mal sahibi olan Allah ne fiat istiyor?

Elcevap: Evet, o Mün’im-i Hakiki, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise, üç şeydir:

  • biri zikir,

  • biri şükür,

  • biri fikirdir.

Başta “Bismillâh” zikirdir. Ahirde “Elhamdülillâh” şü-kürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san’at olan nimet-ler Ehad, Samed’inmu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. (Sözler, 7)

Tablacıya bahşiş verildiği halde, çok kıymetdar olan o nimetleri kıymetsiz zannedip onu in’am edeni tanımamak nihayet derecede bir belâhet olduğu gibi, Cenab-ı Hak hadsiz enva’-ı nimetini nev’-i beşere zemin yüzünde neşretmiş. Ona mukabil, o nimetlerin fiatı olarak, şükür istiyor. O nimetlerin zahirî esbabı ve ashabı, tablacı hükmündedirler. O tablacılara bir fiat veriyoruz, onlara minnetdar oluyoruz; hattâ müstehak olmadıkları pek çok fazla hürmet ve teşekkürü ediyoruz. Halbuki Mün’im-i Hakikî, o esbabdan hadsiz derecede o nimet vasıtasıyla şükre lâyıktır.

İşte ona teşekkür etmek; o nimetleri doğrudan doğruya ondan bilmek, o nimetlerin kıymetini takdir etmek ve o nimetlere kendi ihtiyacını hissetmekle olur. (Mektubat, 399)

Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

İnsana en mühim bir ilâç nev’inden maddî ve manevî bir perhizdir ve tıbben bir hımyedir ki: İnsanın nefsi, yemek içmek hususunda keyfemayeşa hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi; hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdeta manevî hayatını da zehirler. Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir. Serkeşane dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner.

Ramazan-ı Şerifte oruç vasıtasıyla bir nevi perhize alışır; riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. Bîçare zaîf mideye de, hazımdan evvel yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez. Ve emir vasıtasıyla helâli terkettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeğe kabiliyet peyda eder. Hayat-ı maneviyeyi bozmamağa çalışır.

Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa mübtela olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı Şerifteki oruç ON BEŞ SAAT, sahursuz ise YİRMİ DÖRT SAAT devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur.

Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem onunla alâkadar çok cihazat-ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat bir ayın gündüz zamanında ta’til-i eşgal etmezse; o fabrikanın hademelerinin ve o cihazatın hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü altında bırakır. O sair cihazat-ı insaniyeyi de, o manevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar-ı dikkatlerini daima kendine celbeder. Ulvî vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki; eskiden beri çok ehl-i velayet, TEKEMMÜL İÇİN riyazete, az yemek ve içmeğe kendilerini alıştırmışlar. Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki; sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler.

Onun içindir ki; Ramazan-ı Şerifte mü’minler, derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letaifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumane gülüyorlar. (Mektubat, 403)

2- SIYAM

RAMAZAN-I ŞERİFİN SIYAMI, Kur’an-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’an-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş; o Kur’anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte

nefsin hacat-ı süfliyesinden

ve malayaniyat hâlattan tecerrüd

ve ekl ü şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek

ve bir surette o Kur’anı yeni nâzil oluyor gibi okumak

ve dinlemek

ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek

ve o hitabı Resul-i Ekrem (ASM)’dan işitiyor gibi dinlemek,

belki Hazret-i Cebrail’den,

belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’anın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.

Üstad Bediüzzaman “Mesnevi-i Nuriye” de şöyle izah eder:

Kur’an-ı Kerim OKUNURKEN İSTİMAINDA bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin:

1- Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev’-i beşere hitaben Kur’anın ayetlerini tebliğ ederken, kıraatini kalben ve hayalen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübarekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.

2- Veya Cebrail (as) Hazret-i Muhammed’e (asm) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ-tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.

3- Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî’nin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir. (Mesnevi-i Nuriye, 140)

Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan

شَهْرُ رَمَضَانَ الَّذِى اُنْزِلَ فِيهِ الْقُرْآنُ

ayetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur’an ayı olduğunu isbat ediyor.

O cemaat-ı uzmanın sair efradları,

Bazıları huşu’ ile o hâfızları dinlerler.

Diğerleri, kendi kendine okurlar.

Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tâbi’ olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir. (Mektubat, 401)

RAMAZANIN SIYAMI, dünyada âhiret için ZİRAAT VE TİCARET etmeğe gelen nev’-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

مَنْ جَاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَا وَمَنْ جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰى اِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ

“Kim bir iyilik / hasene yaparsa, ona ON KATI vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.” (Enam, 6/160)

مَثَلُ الَّذٖينَ يُنْفِقُونَ اَمْوَالَهُمْ فٖى سَبٖيلِ اللّٰهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ اَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فٖى كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ وَاللّٰهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ وَاسِعٌ عَلٖيمٌ

“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olan Vasi’dir, hakkıyla bilen Alim’dir.” (Bakara, 2/261)

Mal kelimesinin çoğulu emvâl’dır. Arap dilinde “mâlik olunan her türlü şey” anlamında olup Türkçe’ye de bu manasıyla geçmiştir. Yani maddî ve manevî yönü olduğunu söyleyebiliriz.

Mal’ın Türkçe anlamı “varlık ve sahip olunan eşya, yani mülk” demektir. Özellikle, mülk, eşya veya ürün gibi fiziksel varlıkları tanımlamada kullanılır. Mal terimi daha çok ekonomik ve ticari anlamda değerlendirilen varlıkları ifade eder. Yani bir kimsenin tasarrufunda bulunan kıymetli, lüzumlu şeylerin tümünü ifade eder.

Müslüman zamanını, sesini ve göz nurunu rıza-i İlahî için Kur’an okumaya sarf etmesi de “emval” olarak düşünülür ve değerlendirilebilir. Çünkü Şâfiî hukukçusu Zerkeşî malı, “Kendisinden faydalanılan ya da faydalanılması mümkün olan şeydir” diye tanımlar. (el-Mens̱ûr fi’l-ḳavâʿid, III, 222)

Ayette geçen infak ise; dinî-ahlâkî bir terim olarak “Allah’ın hoşnutluğunu elde etmek amacıyla kişinin kendi servetinden harcama yapması, muhtaçlara aynî ve nakdî yardımda bulunması” demektir. Bu bakımdan infak, farz olan zekâtı ve gönüllü olarak yapılan HER ÇEŞİT HAYRI içermektedir. (DİA, İnfak md)

Üstad Bediüzzaman’ın şöyle bir izahı var.

وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ

Sadaka nasıl mal ile olur. İlim ile dahi olur. Kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksama مِمَّا lafzındaki مَا umumiyetiyle işaret ediyor. Hem şu cümle de bizzat işaret ediyor. Çünkü mutlaktır, umumu ifade eder. (Sözler, 371)

Hadis-i Şeriflerde şöyle bildirilmektedir:

“Kur’an’ı mahir olarak (mahrecini, tecvidini, sesini, kıraatini bilerek) okuyan, şerefli, itaatkâr elçiler olan meleklerle beraberdir. Kur’an’ı kendisine zor geldiği halde kekeleyerek okuyan kimseye ise iki kat sevap vardır.” (Riyâzü’s-Sâlihîn, hn: 991; Buharî, Tevhid, 52; Müslim, Müsafirûn, 244)

مَنْ قَرَأَ حَرْفًا مِنْ كِتَابِ اللهِ فَلَهُ بِهِ حَسَنَةٌ، وَالْحَسَنَةُ بِعَشْرِ أَمْثَالِهَا، لَا أَقُولُ {الم} حَرْفٌ، وَلَكِنْ {أَلِفٌ} حَرْفٌ، وَ{لَامٌ} حَرْفٌ، وَ{مِيمٌ} حَرْفٌ

“Kim Allah’ın kitabından bir harf okursa ona bir sevap (hasene) vardır. Sevap (hasene) ise ON KAT karşılığıyla verilir. “Elif, Lâm, Mim” bir harftir demiyorum. Ancak Elif bir harftir, Lam bir harftir, Mim bir harftir.” (Tirmizî, Sünen, hn: 2910; Tirmizî, Sevabü’l-Kur’ân, 16)

Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuz bine çıkar.

Bu pek çok uhrevî faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhur-u selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiye’de geçirmek, elbette büyük bir kârdır. (Şualar, 494)

Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi ayetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuzbin hasene sayılır. Evet herbir harfi otuzbin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır.

İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla!

İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılât için, gayet münbit bir zemindir. Ve neşvünema-i a’mal için, bahardaki mâh-i Nisandır. Saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek-içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hacatına ve malayani ve hevaperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş. (Mektubat, 401)

Sıyam, ruha kemal yollarını açan, sadece Allah için, O’nun rızasını kazanma niyetiyle yapılacak fedâkârlıkları sembolleştiren bir ibadettir.

Yüce Allah ayette buyuruyor ki;

“Nefsini arındıran kurtulmuş, nefsinin kusurlarını örten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems, 91/9-10) Demek nefsini terbiye edemeyen, hevayı nefsine esir olan insan mahvolur, perişan olur. Nefsi terbiye etmek lâzım! İşte bu nefsin terbiyesi ve nefse takvayı öğretmekte bu Ramazan ayında mümkündür.

Evet bir tek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’an ile BİN AYDAN daha hayırlı (1000 / 12 = 83,3 yıl) olduğu bu sırra bir hüccet-i katıadır.

لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍ

“Kadir gecesi BİN AYDAN daha hayırlıdır.” (Kadir, 97/3)

Ezel ve Ebed Sultanı olan yirmi sekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal’i; o yirmisekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur’an-ı Hakîm’i Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşagılden insanları çekmek için oruca emredilecek.

Ve o orucun ekmeli ise:

Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevk etmektir. Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak.

فَاِمَّا تَرَيِنَّ مِنَ الْبَشَرِ اَحَدًا فَقُولٖى اِنّٖى نَذَرْتُ لِلرَّحْمٰنِ صَوْمًا فَلَنْ اُكَلِّمَ الْيَوْمَ اِنْسِيًّا

“İnsanlardan birini görecek olursan, “Şüphesiz ben Rahmân’a susmayı adadım. Bugün hiçbir insan ile konuşmayacağım” de. (Meryem, 19/26)

Ve o lisanı, tilavet-i Kur’an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek… Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır.

Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta’til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir. (Mektubat 402)

Telaşsız ve ihtiyat içinde kemal-i sabır ve şükürle, hakkımızda cereyan eden kaza ve kader-i İlahî ve bizi himaye eden inayet-i İlahiyeye karşı teslim ve tevekkülle ve buradaki kardeşlerimizle de hâlisane ve tesellikârane ve samimane ve mütesanidane hakikî bir ülfet ve muhabbet ve sohbetle RAMAZAN-I ŞERİFTE hayrı BİRDEN BİNE ÇIKAN EVRADLARIMIZLA meşgul olup İLMÎ DERSLERİMİZLE bu cüz’î, geçici sıkıntılara ehemmiyet vermemeğe çalışmak büyük bir bahtiyarlıktır. (Şualar, 509)

3- ORUÇ

RAMAZAN-I ŞERİFTEKİ ORUÇ, doğrudan doğruya NEFSİN FİRAVUNLUK CEPHESİNE darbe vurur, onu kırar. Aczini, zaafını, fakrını gösterir, abd olduğunu bildirir.

Bir hadiste rivayet ediliyorki: Cenâb-ı Hak nefse demiş:

– “Ben neyim, sen nesin?” Nefis demiş:

– “Ben benim, Sen sensin.” Azap vermiş, Cehenneme atmış, yine sormuş. Yine demiş:

– “Ene ene, ente ente.” Hangi nevi azâbı vermiş, enâniyetten vazgeçmemiş. Sonra açlık ile azap vermiş. Yani aç bırakmış. Yine sormuş:

– “Men ene? Ve mâ ente?” (Ben kimim? Sen kimsin?) Nefis demiş:

– “Ente Rabbiye’r-Rahîm… Ve ene abdüke’l-âciz.” Yani, “Sen benim Rabb-i Rahîmimsin. Ben senin âciz bir abdinim” (Dürretü’l Vaizin, Osman bin Hasan el-Havbevi s. 25) demiştir.

RAMAZAN-I ŞERİF’TEKİ ORUÇ, hakikî ve hâlis, azametli ve umumî bir şükrün anahtarıdır. Çünkü sair vakitlerde mecburiyet tahtında olmayan insanların çoğu, hakikî açlık hissetmedikleri zaman, çok nimetlerin kıymetini derk edemiyor. Kuru bir parça ekmek, tok olan adamlara, hususan zengin olsa, ondaki derece-i nimet anlaşılmıyor. Halbuki iftar vaktinde o kuru ekmek, bir mü’minin nazarında çok kıymetdar bir nimet-i İlahiye olduğuna kuvve-i zaikası şehadet eder. Padişahtan tâ en fukaraya kadar herkes, Ramazan-ı Şerifte o nimetlerin kıymetlerini anlamakla bir şükr-ü manevîye mazhar olur. Hem gündüzdeki yemekten memnuiyeti cihetiyle; “O nimetler benim mülküm değil. Ben bunların tenavülünde hür değilim; demek başkasının malıdır ve in’amıdır. Onun emrini bekliyorum” diye nimeti nimet bilir; bir şükr-ü manevî eder.

İşte bu suretle oruç, çok cihetlerle hakikî vazife-i insaniye olan şükrün anahtarı hükmüne geçer. (Mektubat, 399)

ORUÇ, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye baktığı cihetle çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: İnsanlar, maişet cihetinde muhtelif bir surette halk edilmişler. Cenab-ı Hak o ihtilafa binaen, zenginleri fukaraların muavenetine davet ediyor. Halbuki zenginler, fukaranın acınacak acı hallerini ve açlıklarını, oruçtaki açlıkla tam hissedebilirler. Eğer oruç olmazsa, nefisperest çok zenginler bulunabilir ki, açlık ve fakirlik ne kadar elîm ve onlar şefkate ne kadar muhtaç olduğunu idrak edemez.

Bu cihette insaniyetteki hemcinsine şefkat ise, şükr-ü hakikînin bir esasıdır. Hangi ferd olursa olsun, kendinden bir cihette daha fakiri bulabilir. Ona karşı şefkate mükelleftir. Eğer nefsine açlık çektirmek mecburiyeti olmazsa, şefkat vasıtasıyla muavenete mükellef olduğu ihsanı ve yardımı yapamaz; yapsa da tam olamaz. Çünkü hakikî o haleti kendi nefsinde hissetmiyor. (Mektubat, 400)

Oruç / savm ve sıyamdan maksat, zaman ve içindeki belli vakitler değil, ruhen olgunlaşıp Allah’a daha yakın olmak ve Allah’a kul olmanın ölçü ve manasını ortaya koymaktır. Zaman ve içindeki belli ve belirli saat ve vakitler ibadeti ayarlamak, ona düzenli bir resmiyet vermek içindir.

Sonuç olarak oruç; nefsi terbiye eder, bedene zindelik verir, ruha yücelik kazandırır.

Hz. Peygamberimiz (sav) şöyle buyurur:

  • “Oruç tutunuz ki sıhhat bulasınız” (İmam Ahmed; Keşful Hafa, hn, 1455)

  • “Her şeyin bir zekâtı (temizlenme vasıtası) vardır, bedenin zekâtı da oruçtur.” (Acluni, Keşfü’l-Hafa)

  • “Oruçlunun susması tesbih, uykusu ibadet, duası makbul, ameli de çok sevaptır.” (Deylemi)

  • “Kim fazîletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiş günahları bağışlanır.” (Buhârî, Savm; Müslim, Sıyâm; Ebû Dâvud, Ramazan)

Bir kudsi hadiste Yüce Allah şöyle buyuruyor:

  • “Oruç benim içindir yani, benim rızamı kazanmak için tutulur. Ve onun mükâfatını da fazlasıyla ben vereceğim, oruçlu kimsenin iki sevinçli anı vardır. İftarını açtığında sevinir. Allah’a kavuştuğu andaki mükâfatı da yine sevinmektir.” (İbn-i Mâce, Sıyam; Müslim, Sıyam)

  • “Bir kimse, Allah’ın tanıdığı bir ruhsat olmadan, ramazanda bir gün orucunu bozarsa, bütün ömründeki orucu o günün yerini tutmaz.” (Buhârî, Savm; Ebu Davud, Savm, Tirmizî, Savm; İbn-i Mâce, Sıyâm; Dârimî, Savm; Ahmet b. Hanbel, II, 458, 470)

Yine Hz. Peygamber (sav) Efendimiz buyurdu:

  • “Eğer kullar Ramazan ayındaki üstünlükleri bilselerdi bütün senenin Ramazan olmasını isterlerdi” (İbn-i Mâce, Sıyâm; Dârimî, Savm; Canan, Kütüb-i Sitte;Suyuti, Camiu-s sağir, Ahmed b. Hanbel, Müsned; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ)

  • “Bir topluluk Kur’an’ı okuyup, onu aralarında müzakere etmek üzere Allah’ın evlerinden birinde bir araya toplandıklarında, mutlaka üzerlerine sekinet iner ve onları Allah’ın rahmeti bürür. Melekler de onları kanatlarıyla sararlar. Yüce Allah, onları huzurunda bulunan yüce topluluğa (meleklere) anar.” (Ebu Davud, Salât, 349; Müslim, Zikir, 38)

Sizin mübarek Ramazan-ı Şerifinizi tebrik ediyoruz. Cenab-ı Erhamürrâhimîn bu Ramazan-ı Mübareke’nin hürmetine Rahmeten-lil-Âlemîn olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın ümmetine rahmetiyle imdad eylesin! Âmîn. Âsâr-ı gazab-ı İlahî olan âfât ve dalaletlerden muhafaza eylesin! Âmîn. Ve Risale-i Nur şakirdlerini neşr-i envâr-ı Kur’aniyede muvaffak eylesin! Âmîn. (Kastamonu Lahikası, 155)

Mübarek ramazan-ı şerifinizi bütün ruh u canımızla tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak bu ramazan-ı şerifin Leyle-i Kadrini umumunuza bin aydan hayırlı eylesin, âmîn. Ve seksen sene bir ömr-ü makbul hükmünde hakkınızda ve hakkımızda kabul eylesin, âmîn. (Şualar, 508)

NOT: Ramazan Risalesi, kırk dakikada te’lif edilmiştir.

*****

 

adarselim@ gmail.com